12 Mayıs 2009 Salı

Spirit-Luna Ay Ruhu


Bilgisayar ekranındaki beyaz takım elbiseli donuk bakışlı kadın, hepimize tabletleri yutmamızı söylüyor. Herkes itaat ediyor. Başımda bekleyen üniformalı adama dönüp bakıyorum. Güven verici ifadesiyle onaylıyor. Ağzıma atıyorum. Ekrandan tekrar kadını duyuyoruz.


“-Spirit-Luna tabletleri sisteme girişinizin ilk halkasıydı..”


Ses kulaklarımda gittikçe inceliyor, uzaklaşıyor ve sonunda cızırtı haline geliyor. Uykumun geldiğini, beynimin yavaş yavaş etkinliğini kaybetmeye başladığını hissediyorum. Ekrandaki sesin büyülü bir tınısı var.


Tam o anda kafatasıma elektrik verilmiş gibi hissediyorum. Gözümün önünde yumuşayan renkler keskinleşiyor, birden fark ediyorum: Bize verilen spirit-luna aslında beyin dalgalarımızı alfaya titreşimlerine getirmeyi amaçlayan bir çeşit tabletmiş. Ekrandan verilen ses hipnotik özel bir frekans, bir çeşit zihin kontrol projesiymiş.


Hemen bağırmaya başlıyorum; “-Kimse uyumasın! Herkes betada kalsın! Şarkı söyleyin kahkaha atın, bir şeyler yapın!”

27 Nisan 2009 Pazartesi

RTE


Aslında bunu söylememem lazım ama...

Beni linç etmeyin lüffen.

Recep Tayyip Erdoğan'la şık bir otelin lokantasında yemek yedik..



Rüya tabi.


"-imdt! ıgh..."

30 Mart 2009 Pazartesi

MC




YAŞASIN SEÇİMLER!


YAŞASIN MUZ CUMHURİYETİMİZ!!

25 Mart 2009 Çarşamba

Özlü Köz

“Başarılı insanların paçalarında dolaşıp aynı kare içinde görüntülenmeye çalışmak, sonra da baskıya bakıp kendini mühim addetmek, üretim adına ne büyük bir lanet olmalı!”

04 Mart 2009 Çarşamba

"Mutand"
















"-Hayırlı işler hocam.."

"Saol genç. Buyur ne alacaktın?"

"-Ben şeyi soracaktım.. Hocam durağın oradaki yazıyı sen yazmışsın, ne iş?"

"Hangi yazı..? Ha evet yau, ağaçtakini diyorsun. Noldu ki?

"-Ne bileyim, yaratıcı olmuş.."

"Sorma yau, gelen geçen pislik atıyordu! Sanki çöpçü durağı. Medeniyetsiz adamlar. Anlatamıyorsun burası dükkan diye. Müşteri geçerken girmek istemiyor kokudan. Ben de dikkat çekeyim dedim, hakaret ettim. Gizlice. Ehiehiehi" (burada gülüyor cin cin)

"-Hıı.. Yani ders verdin..."

"Çöp görüyor musun orada?

"-Ha? Yoo"

"Yaa.. Ehiehi"

"Hımm.. Anladım.. Kolay gelsin.. Şey.. Bi bisküvi alabilir miydim acaba?

----


01 Mart 2009 Pazar

Ali Poyrazoğlu


Deniz, sahil, nefis bir dünyadayım. Kumların üzerinde yürüyorum, ıslak ayaklarıma kumlar yapışıyor. Yumuşak bir hava. Biraz kapalı.

Ali Poyrazoğluyla sanat sınıfını kontrol ediyoruz. Beni yetiştirmek için bana tahsis ettiği sınıfın içinden geçiyoruz, kızıl sarı saçlı yeniyetmeler ortada, gözümün içine bakıyorlar yeni bir şey var mı diye.

Yasemin evliliğiyle ilgili bir ajanda yollamış bana, tarihler var içinde, ileri sayfalarda birden mektuplar görüyorum, bana yazmış. Duygulanıyorum ve sevinç gösteriyorum. Ali benim heyecanımı törpülemek istercesine, burun kıvırıyor:

"mektup çok demode bir kullanım. Çağ oldu kullanılmayalı" diyor.

Ukalalığına kızıyorum.

"-hayır bence hiç öyle değil!" diyorum.

Bahçede oturuyor olduğu koltuğun yanından hışımla geçiyor ve kendisine surat büküyorum.

Ona şunu demek istiyorum:

Bazı şeyler kadife gibidir. Dokunduğunda inanılmaz bir tat alırsın. O his alışılabilir bir şey değildir.

Ama söylemiyorum. Nasılsa vereceği bir cevabı vardır . Hıh.

Gözümü açtım, "ali poyrazoğlu" dedim, yattım.

Rahat bırakın beni bi ...

27 Şubat 2009 Cuma

Kısa Kurdele


...kısa kurdeleleri uzun kutulara yettirmeye çalışıyorum.

12 Şubat 2009 Perşembe

Obama

Öğretmen emeklisi yaşlı zenci adam, duygusal konuşmasını coşkuyla bitirirken, herkesin gözlerinde damla damla yaş birikmiş. Kürsüden iniyor ve arısına sarılıyor. Salon coşkulu alkışlarına devam ederken, herkes gözlerini Obama’ya çeviriyor. Yaşlı zenci onun elinden tutuyor, sarılıyorlar. Salondaki coşku daha da alevleniyor. İnsanlar çığlık çığlığa Obama’dan bir konuşma bekliyorlar. Obamanın gözlerinden sicim gibi gözyaşı akmış. Kürsüye çıkıyor.

Kürsünün görüntüsünü artık bozan işlevsiz bir bezi kaldırırken, “yeterince mükemmel değil, sanki..” diyorum. Obama konusurken olması gereken mükemmellik, bir şekilde eksik. Konuşmasına henüz başlamamışken sesleniyorum:

“-Is there anything that i can do for you, sir?”

“Music, please.”

Yapacağı konuşmaya bir fon müziği istiyor. İşte buydu eksik, diyorum ve hemen dj kabinine yöneliyorum.

“Obama için bir şeyler çal, konuşma yapacak.. Sallanma!”

Müzik başlıyor, Obama konuşmaya başlıyor. Tam derin bir nefes alacağım ki, kulaklarıma 10. Yıl marşı geliyor.

Aklı evvel DJ ben Türk’üm diye onuncu yıl marşı koymuş fona!.

“-Tam da milliyetçiliği alevlendirmenin sırasıydı…” diye homurdanıyorum.

Neyse ki bu Obama.

ve uyanıyorum..

Hayır yani neden Obama, neden onun için çalışıyorum ki?! Uyanıkken gayet de tepkiliyim.. Tuhaf..

Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi


Hikaye tuhaf değil, mükemmel.

David Fincher’ı ezelden beri severim, bütün Hollywood teknik, tavuk seyirci yemleme ve aksiyon anlatıcılığını kullanarak ortaya ters köşeden gol atan filmler çıkarmaktan zevk alan bir haylaz gibidir(Game, Fight Club..). Benjaminin Hikayesi tamamen kendine özgü ve süreye bakıldığında sıkılma ihtimalini göz önünde bulunduran izleyicinin film bittiğinde dahi cast akışı da bitsin diye gözünü ayıramayacağı bir açlık sunmaktadır.


İlk olarak, şu mantık güzeldi: Benjamin doğduğunda ölüm döşeğindeki bir ihtiyar gibi görünüyor, zihni ise bir çocuk kadar duru. Zaman ilerlediğinde bedeni gittikçe çocuk görüntüsü alırken, zihni bir ihtiyarınki gibi bulanmaya, Benjamin “bunamaya” başlıyor. Yani Can Yücel’in “Hayatı Tersten Yaşamak” yazısıyla biçimsel benzerlik dışında uzaktan yakından alakası yok. Çünkü Yücel’İn yazısında insan hayata dair belli düzeyde bir farkındalıkla geliyor, ve odak noktası bilinçli ve tadını çıkarabileceğin bir hayatı yaşama fırsatı elde etmek.


Oysa şunu anlıyoruz ki, ister gençleşerek yaşa bu hayatı, ister ihtiyarlayarak, hayatın tadını çıkarabileceğin zaman aralığı aynı. Bir sahnede Daisy Benjamin’e "43 yaşında, ortada buluştuklarını fark ettiğini" söylüyor. Sanırım gençleşmenin ihtiyarlığa hiyerarşik bir üstünlüğü yok. Çünkü buradaki gençleşme bir noktada, kahvaltı yaptığını unutan bunak çocuklaşmasına ve altını kirletmeye doğru gidiyor. Daisy hamile kalıp Benjaminin “ileride çocuk olduğumda bana bakmak zorunda kalacaksın” korkularını gidermeye çalıştığı sahnede “hepimiz bir gün bez kullanacağız, ne var yani?” diyor. Ha ihtiyarlamış ve bakıma muhtaç kalmışsın ha bebekleşmiş , fark göremiyorum, ya sen?


Bunun dışında, işlenmiş çok hoş detaylar vardı. Örneğin,


“Biliyor musun beni tam 8 kere yıldırım çarptı.. bir keresinde..” şeklinde başlayan ihtiyar, ve işleniş keyifliydi.


Ya da, römork kaptanı Mike barda içkisini zevkle yudumlayıp kasıla kasıla sinekkuşu’nun saniyede 1200 kere atan kalbinden ve kuşun kanatlarının her çırpılışta 8 rakamını almasını anlatır. Kimsenin bilmediği bir şey biliyor olmanın keyfi bedeninde, oradakilerle arasında;
“ matematikte sekiz ne anlama gelir, biliyor musun, ahbap?”
“…”
“-SONSUZLUK! Ahahahahahhhaa”
Şeklinde geçen diyalogdan sonra, kendisi öldüğünde denizin üstünde hızlı hızlı kanat çırpan bir sinekkuşu olması, etkileyiciydi.


Daha pek çok güzel küçük keyifli mizansenler oluşuyor filmde. Ve izlenmeye değer.
Gece boyu hüngür hüngür ağlamış olmam, sevdiklerimi kaybetme korkusuyla ilgili bir sorunum olduğunu da düşündürmedi değil hani..

Hamiş: Fotoğrafçılar için de ilham verici sahneler barındırıyor. Daisy'nin, büyüyüp ateşli bir kadına dönüştüğü zaman Benjamin'in aklını çelmeye çalıştığı sahne son derece estetik ve şıktı. ters ışık, mermer üzerinde çıplak ayakla dans. arkadan yükselen duman. ahh, gerçekten hoş..


09 Şubat 2009 Pazartesi

Tıkalı..

Konusamıyorum, anlatamıyorum…bir defter dolusu kayıp kelimem var yazılmayı bekleyen, yazamıyorum…

07 Şubat 2009 Cumartesi

bir-iki-üç, beş altı yedi..

Uzun zamandır yazamadığımın farkındayım, bazen hayatın akışına öyle kaptırıyor ki insan, bazen de o akış öyle dolu oluyor ki, nefes almaya fırsat bulduğunda şanslı sayıyor insan kendini.

Bugünden, hatta bir saat öncesinden başlayasım var bugün. Ve hak ettiği üzere açık günce halinde devam edecek bu blog bir süre. Yazmayı özlüyorum…

İnanılmaz bir dans gecesinden daha çıktık alnımızın –resmi anlamda-teriyle. Her hafta haftada iki defa gittiğimiz salsa bir anlamda hareketsiz hayatımıza hareket katyor. Dans etmeyi ezelden beri severim, serbest stil, kendi stilimde. El yumruğu yemeden insan kendi yumruğunu değirmen taşı zanneder misali, ciddi olarak bu işe bulaştığımdan beri “o-ov.. nasıl yani?” demiş, ve kendime olan güvenimi tamamen kaybetmiş durumdaydım. Neyse ki zaman geçiyor, figürler gittikçe daha kombine hale geliyor, ve baştan adım saymalarla geçirdiğimiz sıkıcı saatler yerini kombo dönüşlere ve eğlenceye bırakıyor. Özellikle bu gece çok eğlendim. Sanırım kaptık. Yaklaşan o önemli günde kocaman uzun eteğimle fırıl fırıl dönerek dansetmek niyetindeyim. Beyler, sizden de iyi performanslar bekliyoruz :)

Yakında salsa ve bachata sevenler için bir playlist koyacağım. Belki bir çeşit soundrack hazırlarız ve küçük cdler halinde hediye ederiz, belli olmaz.

Herkese sevgilerle, çok uykum geldi ve sistemim kapandı kapanacak, bu yazı da böyle yarım olsun.




24 Aralık 2008 Çarşamba

Pamuk Yorgan

Pamuk Nine dünyanın tepeciğindeki ahşap, balkonlu bir evde yaşar.
Buruşuk yüzündeki gözlerinin gülmekten çizgi haline gelmesiyle oluşaniçten ifadeyle Pamuk Nine ne zaman yorganını balkonda çırpmaya başlasa, dünyaya iri taneli karlar yağmaya başlar.
.
Bu sabah ılıklığıyla insanı sarıp sarmalayan, kar tanelerinin süslediği aydınlık bir gökyüzüne uyandım. Pamuk Nine'ye minnetle gülümserken içimden; çift taraflı dikilmiş ağaçların kardan ağırlaşarak üzerinde bembeyaz bir geçit oluşturduğu süslü yollardan işyerime vardım...

22 Aralık 2008 Pazartesi

Güneşli Pazartesiler

----Bir varmış, bir yokmuş bir ağustos böceği ile bir karınca varmış karınca çok çalışkanmış ama ağustos böceği tembelmiş. Karınca çalışırken ağustos böceği çalar oynarmış. Günler geçmiş karınca bütün yaz çalışmış bir sürü yiyecek biriktirmiş kış gelince ağustos böceği aç kalmış, karıncanınsa her şeyi varmış. Bu karınca puştun tekiymiş. Ağustos böceği karıncaya gelmiş karınca ona “ağustos böceği kardeş sende çalışsaydın sende aç ve açıkta olmazdın” demiş ve ona kapıyı açmamış. Kim yazmış bunu, aslı böyle değil, karınca puştun, spekülatörün teki.Hem niye bazılarının ağustos böceği olarak doğduğunu söylemiyor. O zaman baştan boku yersin. Burada onu yazmamışlar.-----

----“2 yaşlı yoldaş yolda karşılaşmışlar. Biri demiş ki:
"—Bak komünizm hakkında söylenen her şey yalanmış.
—Evet, ama daha kötüsü de kapitalizm hakkında söylenen her şey doğruymuş."

Çok iyi film..

18 Aralık 2008 Perşembe

The stupid neither forgive nor forget; the naive forgive and forget; the wise forgive but do not forget. - Thomas Szasz

04 Aralık 2008 Perşembe

Ne güzeldir sabahın en erkenin işe gitmek istemez uykulardan uyanıp somurtkan huysuzluğu kan şekerinin düşük olmasına yüklerken sevgilinin hazırladığı kahvaltıyla karşılaşmak… ne güzeldir tek kelime etmeden koltuğa oturunca sıcak kahvenin en yakın sehpaya hazır edilmesi… ve ne güzeldir hiçbir beklentiye sahip olmadan o somurtkan yüzün şeytan çişli yanağına kondurulan sevgi dolu “günaydın” öpücüğü…

27 Kasım 2008 Perşembe

maalesef

Günaydın!
Maalesef hala uyku modundayım, uyanamıyorum bir türlü bugün. Bir rüya görüyordum, uyanırken rüyamı unutmayayım diye hayali post it’ler yapıştırdım beyin ekranıma ama, görünen o ki sadece yapıştırdığımı hatırlıyorum, içeriğini değil maalesef.
Bugünün teması maalesef olsun.
Maalesef bugün işe gitmek istemiyorum, maalesef yarın derse gitmek istemiyorum, maalesef … bugün yaşam dursun. Bir günlüğüne. Ben de bir güzel uyuyayım..

Naylon Türbanlı ile Gerçek Strateji

Bıktım bu adamlardan.

Seçimlerde oy kaygısı yaşayan ve türban için uzun zamandır aleyhte savaş veren C partisi bakar ki işler kötü, ufak bir hile yapar. 4 yıldır zaten Türban’ın kabulü ile ilgili bir algı dönüşümü yaşanmıştır ve toplumda ciddi bir “kesim” kendisini daha birey hissetmektedir, C partisi varoluş mücadelesi hile no 1 ile başlar:

Önce bir avuç türbanlı insan bulup eline para sıkıştırır ve C partisi grup toplantısına sokar. Sonra bir miktar parayı da bu durumu “fark etsinler” diye gazetecilerin eline sıkıştırır. Bir miktar para, bu yeni durum halka “yayınlansın” diye medya patronlarına, bir miktar da “sempatizan” olduğunu açık açık konuşacak yüzü gözü örtülü hanımcıklara –naylon türbanlı (bkn. naylon şirket)- kaçıverir.

Sadece bir miktar para ve bir ilkokul çocuğu stratejisiyle birkaç günde yürürlüğe giren plan sonucu, bu haberleri izleyerek “kendilerinden olanların C partisine sempati duyup desteklediklerine” inanan naylon olmayan türbanlı insanlar itinayla 2009 seçimlerine hazırlanır.

Gerçekten oluyor mu şimdi bu ya..

Yok artık..

20 Kasım 2008 Perşembe

Ağır Grip

Bugün çok zor geçecek gibi hissediyorum.
Dışarı çıkmaya çalışan bir şey var içimde. Sürekli boğuşuyoruz. Gücüm azaldıkça yüzeye yaklaşıyor ve derimi ısıtıyor. Gözlerim sulanıyor. Savaşıyoruz durmaksızın. Yaklaştıkça itmeye çalışıyorum onu içeri. Bir an önce uzanmak istiyorum, oysa gün yeni başladı. Burnuma saldırıyor, burun akıntım başlıyor. Ağzıma saldırıyor, dudaklarım kuruyor, çatlıyor. Ciğerlerim daralıyor.

Hiçbir nefes yetmiyor nefes almama.

1 buçuk saat oldu. 1 buçuk gündür elimde kılıç, savaşıyor gibiyim.

Düşmanın adı bu defa grip.

..olmasını diliyorum.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Zihnin pijama hali

Yeşil gözlü Şutga çingenesi balkan göçmeni bir kadının eğitmenliğinde ilk araba sürüşüm olarak sarıldığım direksiyonda, yandan hızla geçerek yüreğimi ağzıma getiren sarı renkli bmw’ye okkalı bir küfür sallamak. Şok halinde küfrün ne kadar doğal çıktığına hayret etmek. öğrenilmiş bir davranış olup olmadığı üzerine düşünmek. Bu arada taktırdığı neonlara gülmek.

Bir önceki virajın nasıl dönüleceğini öğrendikten sonra bir başka sürücü adayının aynı pozisyonda virajı almak için titrek şekilde ter döktüğünü görünce dalga geçmek ve az önce kendinin yaşadığı gergin ifadeyle alay edebilmek için adayın yüzüne bakmaya çalışırken önündeki taksiciye çarpmaya ramak kalmak. Bmw’ye sallanan küfrün kendine sallanması, ses çıkaramamak.

Çingene kadının bir türkü tutturması, ayakla ritm tutmak isterken yol ortasında frene basmak. Fren pedalının hassasiyetine hayran kalmak. Çingene kadından küfür yemek.

Pazar günü mevlüde gitmek. Ölüm üzerine düşünmek. Ölenin yakınlarından başka geri kalan herkesin seremoniye iştirak ve bilmişlik taslayarak işlerindeki başarısızlık- idareci olamama duygusunu tatmin etmeye çalışmalarını görmek. Bunun belli bir yaş grubuna yapışmış olduğunu gözlemlemek. Bir küfrü de alkışlar eşliğinde kendilerine göndermek.

Eve dönmek, tv açmak, şarap koymak.

İçmek, içmek…

*Japon kadın, üç çocuğuyla birlikte masada oturmaktadır ve ben en küçüğü sevmekteyimdir. Kadın elindeki 12x12lik tahtayı getirir ve bana “Suntag’ı nasıl oynamak gerekiyordu, normal oynanmıyor, değil mi?” diye sorar. Suntag binlerce yıllık özel bir oyundur, zamanında yalnızca kayalar arkasında Japonyanın geleceğine karar veren uzun bıyık ve sakallı bilge heyetleri tarafından içlerindeki aşkınlığı ve içkinliği dengeye ulaştırabilmek için oynadıkları bireysel bir eğitim oyunudur ve oyun kesinlikle ne açık bilinçle ne de uykudayken oynanabilir. “Elbetteki hayır, onu ancak bilinç akışının en verimli olduğu zihnin pijama halinde oynayabilirsin” derim. Saçları tepeden topuz yapılmış zarif fakat cahil Japon kadın minnetle gülümser, elindeki tahtayı masanın üzerine koyar, önüme doğru iter.

04 Kasım 2008 Salı

Doğum Günleri

Üniversitede bir arkadaşım “insanlar doğum yıldönümlerindeki ayda güzelleşirler” demişti. Hatta düğün gününü doğduğu aya denk getirmek için neler neler yaptı. Buna epeyi gülmüştüm ama biraz beşeri gözlem yapınca hakikaten saçların daha parlaklaştığı, gözlerin ışıldadığını yakalamadım değil birkaç kişide. Belki de psikolojiktir. İlk defa bu doğum günüm için heyecanlanıyorum. Güzelleşmek ne demek bilmiyorum, lakin gözlerim ışıldamaya başladı. İlk defa minimalist ve mütevazi evimde benim için hatırı sayılır bir kalabalık oluşturan yargı damarı alınmış sevdiklerimle kutlayacağım doğum günümü. Balkon, sucuk mangal ve şarapla yeni yaşıma kadeh kaldıracağım. Yılların gücü beni büyütmeye yetmiyor, fakat sakinleştiriyor..

Bu arada ev hediyesi soranlara : J

*tepsi

*çekiç, çivi

*ilkyardım malzemeleri

*yumurta tavası (benim tava epeyi büyük)

*kül tablası (battı ortalık battı..)

24 Ekim 2008 Cuma

Bugün güzel bir gün…

İşe gelirken bindiğim otobüste ayakta kalmış olmama hiç sinirlenmedim. Onun yerine karum’un bahçe sulama fıskiyelerini görüp ışığın bu soğuk havada bile kırılıp gökkuşağı oluşturuyor olmasından mutlu oldum.


Mp3 çalar yerine telefonumun kullandığım radyosu aniden telefonun tüm şarjıyla birlikte kapandığında hiç bozulmadım. Onun yerine yan tarafta oturan okula giden çocuğun dizlerinin üstündeki kitaba ritm tutan ellerini parmaklarını izledim ve o sırada dinlediği müziği hayal ettim.

Gökyüzüne baktım otobüsün nefessiz pencerelerinden, günü düşündüm. Bir yalvarış bekliyorum, doğru. Haksızlığa uğradığına inanan her insan gibi, o günü bekliyorum. O günde güçlü ve metanetli durabilmek için bugün güçlü ve metanetli olmam gerekiyor gibi. Kendisi hiçbir zaman işe yaramadı. Varken tutunduğum gerçek hayallerimdi, bana hissettirdikleri. Yokken de hayaleti miras kaldı, yine kafamın içi. Ben onu hep kafamın içinde yaşamışım, ya da sadece kendimi.

“direnmenin anlamı yok, çünkü buna gerek yok” dedi iş görüşmek için gittiğim yerdeki adam, kahve falıma bakarken. Abzürd çakışmalar bunlar. Ne ara karşımda medyum kesildi anlamadım. Ama nokta atışı yaptı hep. Ben de direnmedim, inandım.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Ya Allah, Bismillah, Allah'ım Kek Ver

21 Ekim 2008 Salı

"Adolphe"; Benjamin Constant (sy.84)

"o zamana kadar onun var olmasına ve kim olduğunu kendisine söylemesine kadınlar
yardım etmiştir."

16 Ekim 2008 Perşembe

Ahkam

Korku sinemasının psikanalitiği (yanda bir yerde linki var) kitabı beni psikanalizden soğuttu. Ayrıca eskiden korku filmi izlerken ne güzel korkuyordum. Şimdi o da geçti, beynimde diyaloglar oluşuveriyor: “o tabutu oraya koyduğuna göre ey yönetmen, şimdi sen benim bilinçdışımdaki hedeye oynuyorsun. Anlıyorum. Peki o kapı? Çocukluk döneminde genital organların keşfine denk gelen ve açıldığında cinselliğin getirdiği tüm kötülüğü simgeleyen o kapı? Hmm..”

Osya ben sinemanın düşsel olarak işlevini yerine getirmesini ve hiçbir mana-anlam sorgulamasına girmeden, kendimi dönüştürülmüş şekilde bulduğum kurgu aracılığıyla arzularımı doyurmasını istiyorum. Budur. Freudyan oldu ama.. napayım.

Atlas Deneyi -Denedik elektrikler kesildi.

Ah şarap.

Hala dünyanın karadelik tarafından yutulmasıyla, işe giderken önüme aniden açılacak zaman portallarını bekliyorum. Bir ay oldu, daha henüz tık yok. Neyse..

Bir de elektrikler kesilip duruyor ya.. Bizi mi kandırıyorlar nedir..

15 Ekim 2008 Çarşamba

Akhilleus ve Kaplumbağa

İki avuç içi kadar tabir edebileceğim yerde, akvaryumda yaşayan kaplumbağalarımın karakteristik özelliklere sahip olması beni her geçen gün daha da şaşırtıyor. Akhilleus bir bucuk yaşında artık. Geçen sene işyerimde kaybolmuş ve 2 hafta sonra kabloların arasında ortaya çıkmıştı. Aç susuz geçirdiği günlerde inatla yaşamaya direnmesi, yaşam mekanizmasının ve asabi yapısının ölüm karşısında aldığı inatçı duruşun bir göstergesiydi. Çok güçlüydü.

Sıkılmasın diye yanına zaman zaman başka yavrular aldım (Paris, Kibele, Athena) ve hepsini doğal seleksiyon sürecinde kaybettim. En son İnsula katıldı yanına.

Akhilleus, zamanında geçirdiği travmanın da etkisiyle sanıyorum, yem gökten yağmaya başladığında, insulayı kenarlara itip bütün yemleri kendisi yerdi. Ama ciddi ciddi, fiziksel irilik avantajını da kullanarak ite kaka tek bir yem bile bırakmazdı. İlk başlarda gülüp geçiyordum, doğal ortamlarında nasılsa dengelerini bulurlar diyordum, fakat aradan geçen aylarda Akhilleus serpilmeye devam etmesine rağmen insulanın gelişemeyişi dikkatimi çekip rahatsız etmeye başlamıştı beni. Henüz harekete geçmemiştim.

Bir gün yine yem zamanları geldi ve yeteri miktarda verdim, tam arkamı dönüp uzaklaşmak üzereydim ki, inanamadığım bir sahneyle karşılaştım. Akhilleus yemlere hırsla yüzüp yemeye çalışırken, oralı bile olmayan İnsula Akhilleusun bir bacağını yakalayıp resmen çenesini kilitledi. Yemler yanında yüzüyor, fakat itibar etmiyordu. Akhill önce hiç umursamadı bu durumu. Yemlere yüzmeye devam etti. Fakat bir şeylerin ters olduğunu da fark etti. Isırılan bacağını şöyle bi silkelemeye çalıştı, olmadı. İnsula bu defa kararlıydı. Ayağını cama vurdurup insulayı sersemletmeye çalıştı Akhill, olmadı. Kontrol insuladaydı artık. Sanıyorum epeyi debelendiler.

Şuanda mı? İnsula inanılmaz bir hızla büyüyor. İnanamıyorum.

Buralara nereden geldim..Vizyona girecek bir film adından. Film aslında Zenon'un; kaplumbağayla yarışa kalkan Akhilleus'un ona hiçbir zaman yetişemeyeceğini ileri süren paradoksunun film genelinde Ressam ve Akhilleus özdeşliğiyle (ressam da çağdaş resim akımını yakalayamıyor) ele alınmasıyla metaforlaştırılmış, eğlenceli olduğu iddasında bir film. Tabi kaplumbağam ve adı akhilleus olunca..

Akhilleus ve Kaplumbağa.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Buy or Sell











Kodlama

İsviçre'deki bir şirketten arayan müşteriye kodlama yapıyorum:

"-(...) -i- for ipod, -V- for vendetta..."

Durum vahim...

17 Eylül 2008 Çarşamba

Odada, dizlerimi karnıma yapıştırmış, uyumaya çalışıyorum. Canavarlar benimle.

Hafif bir ıslıktan, yüksek uğultuya dönüşen rüzgar camları zorlamaya başlıyor. Sessizliğin çıldırtıcı bir sesi var. Kendim, kendime yetmiyorum. Yalnız olmaktan korkmak, yalnız olmadığını bilerek korkmaktan çok daha iyi. Ve şu anda yalnız değilim. Gözlerimi kapamaya korkuyorum.

Sabaha karşı iki. Dehşet bir dolu yağıyor. Pencerelere, duvarlara, zihnime her çarpışı, bir saldırı. Her tanede yüreğim hopluyor, canım yükseliyor da, çıkıverecek oluyor. Onlarca soğuk, buz tanesi, pencerelerimi delmeye çalışıyor. Tiz sesler çıkarıyor her defasında, sanki camı inceltiyor, inceltiyor, delecek. Sırada ben varım. Derimi delecek, kanımı akıtacak. Polisler beni bulduğunda çoktan erimiş ve ortadan kaybolmuş olacak. İz bırakmadan. Temiz ölüm. Ölümden korkuyorum. Ve yaşamaktan daha az değil. Rüzgar sınırlarımı zorluyor.

İnsanların uyanıp balkondaki eşyaları uçmasın diye içeri aldıklarını duyuyorum. Benim balkonumdan da sesler geliyor. Biri var, ya da sandalyeler.. Biraz daha giriyorum yorganın içine. Burnuma kadar çekiyorum. Gözlerim büyüyor, daha çok görüyorum karanlığı. Her yerde gölge kıpırdıyor. Her yerden ses geliyor. Canavarlar benimle.

Yatak sallanıyor, ya da ben titriyorum.

Dolu duruyor. Ben duramıyorum.

12 Eylül 2008 Cuma

Mistreated-Deep Purple

Ive been mistreated, Ive been abused.
Ive been struck downhearted, baby, Ive been confused
cause I know, yes, I know Ive been mistreated.

Since my baby left me Ive been losing my mind, you know I have.
Ive been lonely, Ive been cold.
Ive been looking for a woman to have and hold
cause I know, yes, I know Ive been mistreated.

Since my baby left me Ive been losing, Ive been losing,
Ive been losing my mind, baby baby babe.

Ive been mistreated, Ive been abused.
Ive been looking for a woman, yeh, Ive been confused
cause I know, yes, I know Ive been mistreated,
ooh o-o-oh.Since my baby left me Ive been losing, losing,Ive been losing my mind,
baby baby babe.


Ive been losing my mind.

06 Eylül 2008 Cumartesi

Doğuluyuz, deriniz.

Gelişimin bize getirdiği şey, bir batılı yaşam tarzına sahip olunabileceğini, ve "batılı"nın ne olduğunu öğtermek oldu. İlginç olan, batılı gibi yaşamayı öğrendik, ama, bilgiyi bir "doğulu" gibi işliyoruz. Duygularımızı tutkuyla, bilgiyi en insan öğeleriyle harmanlanmış şekliyle yorumluyoruz. Batının mekanik öğretilerini, kendi kültürel birikimimizle sorguluyoruz, asla sahip olmadıkları.

Duygularımızda sonuna kadar açığız. Sevgi doluyuz. Sevgiye hürmet ediyoruz. Biz, gerçekten SEVİYORUZ.

İnsan olmak, anlamı aramak demek. Değerler anlamı anlamlı kılıyor. Bizim asla yapmayacağımız ihanet algımız, bencilliğimizi diğer insanlar söz konusu olduğunda yok sayabileceğimiz bir kültürel genimiz var. Değerlerimiz var. Ve insan sevgimiz.

Bunlardan feragat edemeyiz. En temel farkımız, bu.

05 Eylül 2008 Cuma

Cevizim, ağacım..

Tazecik yapraklarını genç kız memesi gibi göğe kaldırarak sallayan, rüzgara çiçeklerle ritm tutmayı bana da öğreten ceviz ağacım birkaç gündür havası alınmış balon gibi mahzun. Önce renklerindeki canlılığı teslim etti mevsime, sonra kuşlar terk etti birkaç günlüğüne. Ben ona ihanet etmeyecektim. Biz bize kalmıştık, laflıyorduk yenilerde. Ben anlatırım o titrer, ben anlatırım o dinler… O titrer ben dinlerim, o anlatır ben titrerim. Sohbetimizi kendisine sırnaşan kediler böler olduğunda, sütlü ekmek vermemi fısıldayan da oydu. Gece soluksuz uyandığımda beni sakinleştiren de.

Bu sabahın erkeninde balkona çıkıp laflayalım diyordum, kuruması için astığım çamaşırların arasından geçtim, sigaramı alıp kapıyı açtım.
Kuşları gördüm. Geri gelmişler.

“çıt çıt, çıt, çıt çıt çıt”

Yapraklar her çıtlamada dökülüyor, zayıflıyordu can yoldaşım.Vücudu kemiklerine yapışmış gibiydi şimdi cevizim, ağacım… Dayanamadım seslere, damlalar hücum etmek üzereydi gözlerime. Aylarca kendisine ötüşleriyle methiyeler düzen kuşlardı onlar, ölü yiyicilere kanmış olamazdı ağacım.

İhanete uğramış gibiydim. Çok sevdiğim birini hiç beklemezken kaybetmiş gibi.
İzledim, izledim… Dakikalarca. Ondakikalarca…

Ve, garip bir duyguya sarıp sarmaladı beni. Sanki kuşlar acı vermiyor, rahatlatıyorlardı onu. Ne hışırdıyor, ne ters bir tepki veriyordu. Sedyeye uzanmıştı, her şeyin iyi olacağı, metanetli durması öğütlenmiş bir çocuk gibi gözlerini kapamış, nefes almadan bekliyordu. Kuşlar leş yiyici olmaktan uzaktı –ne kadar zalim olabiliyorum, bazen- son görevini sağduyuyla yapan ailesi gibiydi kuşlar... Büyük bir aileydi onlar. Doğa ananın çocukları. Geçirmesi gereken değişim için hazırlıyorlardı onu. Hava soğuyacaktı, kış gelecekti. Karda buzda yaşamaya, var olmaya devam edebilmesi için saklayabildiği kadar yaşam saklaması gerekiyordu dallarında. Benim hışırtısını bencillikle kendime saklamak istediğim yaprakları onu zayıflatacaktı eğer onlardan kurtulmazsa. Artık mevsimler hızlı geliyor. Ve kuşlar sadece yardım ediyor.

Bilemedim ki her mevsimde öldürüp her mevsimde yeniden hayat veren doğa, hiçbir canlıyı yalnız bırakmaz bu kayboluşlarda…

Sigaramı bitirdim, kurumuş çamaşırları topladım, gerisin geriye ıslak gözlerimi silmeye, eve girdim.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Doğru'nun Kraliyeti

Mantık; Doğru’nun güvenilir baş veziri, Duygu ise şımarık küçük veziridir. Mantığın katılığı, doğruyu besleyen seçimlerin keskinliğindedir. Duygu’nun şımarıklığı, pembe baloncuklu dünyasındaki saflığındandır. Vezirler bilge oldukları için görevdedirler, fakat duygu zaman zaman iktidara oynar. Oyun olarak algılar hayatı, bunu dayatır insanın Doğruluk kraliyetindeki itibarına. Mantığı bağlar, ağzına mendil tıkayıp odaya kilitler. Doğru’nun, gözlerini ise en güçlü iksiriyle kör eder, yanlış aşktır bu, ve tüm kraliyeti sonu olmayan fetihlere taşır. Duygu mantıksız, toy, cahildir. Her şeyi her zaman yüzüne gözüne bulaştırır. Yanlış; yapışsa da doğrunun ışık saçan bedenine, kaplasa her zerresini ve örtse de aydınlığını, doğru efsunlansa, etraf kararsa ve ışığın yansımadığı renkleri farklı görünse de dünyanın , Yanlış kabuk kabuk kurur elbet zamanı gelince ve dökülür pul pul irinini akıttıktan sonra toprağa.

Doğru, ihtişamıyla ortaya çıktığında, Duygu en ağır acıyla cezalandırılır, haklı acıdır bu. Kraliyetin saflığını koruyabilmesi, duygunun acıyla terbiyesine, kendisiyle hesaplaşmasına bağlıdır. Her şeyin bedeli vardır, ödenmek zorundadır. İnsan mantığı beslemeli, doğruya güvenmeli, duyguyu terbiye etmelidir. İktidar oyunu tehlikelidir. Can yakar. Taşkın bir oyundur bu, Duygu ağlar.

İnsanın Sonuçtan başka haberi olmaz kraliyette neler olur biter.. Ama ceremesini bizzat çeker.

Olgunluk ise.. asil, saygıdeğer, baştacı. Belki tek kudret, yanlışı kurutan.

Şu önemliydi, hem de çok:
Bir insanın yanlışlar içine düşmüş olması, doğru’dan vazgeçeceği anlamına gelmez.


Ben, teşekkür ederim...

12 Ağustos 2008 Salı

Gece



Gece. Nefes alamıyorum.

Nefes alamıyorum, sıcaktan mı bu? Sırtüstü yatmak iyi gelmiyor, düşüncelerim beynimden çıkamıyor sanki, yerçekimi hepsini kafatasıma yapıştırıyor. Yapış yapış terliyorum.

Yanımda yatıyor. Yabancı artık. Onu tanıyor muyum? Birini tanıyabilemezsin ki. Onu tanımıyorum. Tamamen yabancı biri olarak yanımda yatıyor. Nefes alışlarımı takip ediyor, uyumamış, uyumuyor. Neden uyumuyor? Nefes alamıyorum, nefesimi tutmaya çalışıyorum. Gözlerim perdenin tam örtemediği aralıktan sızan ışığın aydınlattığı yeni mobilyalarıma yansıyor, o karanlıkta gözümü acıtıyor. Ne kadar sahiplenemediğimi hatırlatıyor. Yattığım yatağa yabancılığımı pekiştirerek.

Güm, güm sesler beynimi patlatmak üzere. Gecenin bu saati, diyorum, beni rahatsız etmeye ne hakkınız var bu gürültüyle, söyleniyorum. Boncuk boncuk oldum, kalbim gümlemeye devam ediyor. Düşünmeden edemiyorum. beni mutlu eden herşey, her şey bir illüzyon.

“iyi misin bebeğim?”

Daha derin nefes alıyorum, daha da derin, olmuyor. Şakaklarımdaki damardan barajlar çatlamaya başlıyor.Kanım dakikada 400 kere atıyor sanki, insanlıktan çıkmak üzereyim. Ölüyorum.

“iyiyim, iyiyim..”

Nefret sızıyor damarlarıma, sinirleniyorum. Sırtımı dönüyorum, sol kolumun üstüne yerleştiriyorum başımı, yastığı da reddediyorum. Daha beter sinirleniyorum. Kolum sırılsıklam oluyor, karıncalanıyor. Sinirime hakim olamıyorum, şimdiye kadar bilinçaltıma giren 3.sınıf ucuz cinayet filmlerinden birinde hissediyorum kendimi, bıçaklı hayal ediyorum ellerimi. Katil oluyorum hayalimde, sessizce öldürmek istiyorum. Bıçağın çeliğine azizler gibi saygı duyuyorum. Kutsal amaçla gönderilmiş her şey saygıdeğerdir, diyorum. Tatlı tatlı sırıtmaya başlıyorum. O sırada hayalimdeki elim terliyor, bıçak kayıyor, beynime saplanıveriyor, kalbim nihayet duruyor, dinleniyor.

Aydınlanma için Salatalık Yemek

Hayatımdaki en büyük kararsızlıklarımda salatalık hep yardımıma koşmuştur ve bana fikir vermiştir.

Ne zaman ilhamım kaçsa hemen salatalığa sığınırım, bir ısırık alırım ve ilham gelir, çünkü salatalık bana fikir verir.

Bildiğim bütün devrimciler bütün kararlarını salatalık yerken almışlardır.

Salatalık bütün bilim insanlarının, bütün mucitlerin, bütün liderlerin en büyük fikir vericisi olmuştur.

Eh, bu durumda, El-Kaide'nin Irak'ta kadınlara yönelik satın alma yasağı getirmesini hiç yadırgamıyorum. Mazallah, bu salatalıklar mutfakta salata yapan zavallı kadınlara fikir filan verir, birden (salatakık bu ya) ayaklanırlar, şu olur bu olur... Kadınlara düşünmek de yasak, pek muhterem fikir verici (.) salatalık da.




http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Irakta_kadinlara_salatalik_yasagi_193283_1&tarih=12.08.2008&Newsid=193283&Categoryid=30
Irak'ta kadınlara salatalık yasağı
Terör örgütü El Kaide'nin Irak'ta uyguladığı sert İslami yasaklar Iraklıların örgüte olan desteğini geri çekmesine neden oluyor. El Kaide, kadınların "fikir verebilen" salatalığı satın almasını bile yasakladı.


DIŞ HABERLER
İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre Irak'ta sıkı İslami yasaklar uygulayan El Kaide örgütü, Arap aşiret liderlerinin desteğini yitiriyor. Örgüt, son olarak salatalık gibi "fikirler verebilen" sebzelerin erkek, domates gibi sebzelerin de kadın olduğunu öne sürerek, kadınların salata satın almasını yasakladı. Yani ülkenin birçok yerinde artık sadece erkekler salatalık satın alabiliyor.

07 Ağustos 2008 Perşembe

Çay mı, Kahve mi, yoksa Kitap mı Alırdınız?

Odacılarım hep mi ilginç, seçme insanlar olmak zorunda yarabbim? insan çeşitliliğine hayran kalıyorum, bazen tüylerim ürperiyor. Kimden ne öğreneceğimiz belli değil. 25 seneyi devirmeme az kaldı, ama geri dönüp baktığımda en özgün insanların en önemsiz addedilen işlerde çalışan insanlar olduğunu fark etmek korkutmuyor değil beni. Bu insanlar bozulmadan kendilerini bilgi kirliliğinden nasıl koruyabilmişler?

Örneğin kendisiyle yalnızca çay-kahve bahsiyle muhatap olduğumuz şu anki genç odacım beni gözüne kestirmiş olacak ki geçen gün ben merdivenlerden inerken “-şey pardon, birkaç dakikan var mı?” diye durdurdu beni. “tabiî ki, neden olmasın” dedim. “Kuantum nedir?”

Kem küm derken zaman yolculuğuydu, quarklardı, bir yanıp bir sönen yandığı anda var söndüğü anda acaba nerde olan fotonlardan dilim döndüğünce bahsettim. Bunun boyutlarla bağlantılı olabileceğini, zamanın bükülmesini anlattım. İlgiyle dinledi, “deneyler C.E.R.N’de mi yapılıyor?” diye sordu.Dan Brown hatmi vardı belli ki. Eheh, yine gevelemeye başladım. Deneylerin hep yapıldığını, bunun yeni bir şey olmadığını söyledim. 60lardaki rainbow projesinden bahsettim. “hmm..” Sonra cümlemi tamamlamamı bekleyip, verdiğim bilgilerden ötürü teşekkür etti, işine geri döndü.

Etkilenmiştim. Özellikle ilgisinden. Merakından. Aradan geçen bir haftada kendi dertlerime daldım, bu hadiseyi unuttum gitti.

Öğle arasıydı. Yemeğimi yemiş, kitap okuyordum. Rahatsız etmemeye çalışarak yaklaştı. “ne okuduğuna bakabilir miyim?” Elimde “Ölümsüz (Disipline)” var. Uzattım. Kısa bir gözden geçirmeden sonra ilginç olup olmadığını sordu. Paralel boyutlarla ilgisi olan fakat biraz piyasa kitabı olduğunu söyledim. Öyle sorular sordu ki, kendimi çoklu paralel evrenler hakkında gevelerken buldum. Reenkarnasyonu paralel evrenlere bağlayarak konuyu kapadık. Harika bir öğle arasıydı, bu kızın iştahı beni kendimden geçiriyor.

Bir başka gün, çay verirken ona çarptım ve bardaktan fırlayan kaşık havada birkaç kez salındıktan sonra yere düştü. Refleksim kötüydü, tutamadım. Güldü ve “zorlama kendini, olur böyle şeyler. Hiçbirimiz bir profesyonelin reflekslerine sahip değiliz. Ben Şibumi diye bir kitap okumuştum…” diye başlayınca koptum artık. Şibumiyi bile okumuştu.

Üstüne yürüdüm, sıkıştırdım. “konuş!” dedim, korkuttum. Konuştu.

Popüler kitaplardan klasiklere, beyaz serilerden Nobel ödüllülere kadar inanılmaz geniş bir kitap yelpazeye sahipti. Üstelik bir kitabı beğendiği zaman özellikle aynı yazarın başka kitaplarına yöneliyor ve bir süre sonra yazar hakkında konuşacak birikime sahip oluyordu.9 yıldır eline ne geçerse okumuş. Ve öyle hızlı okuyor ki, bir haftada 500 sayfayı bitirmekle kalmıyor, başka kitaplar istiyor.

Kalakalmıştım. Artık kimin kimden bir şey öğreneceği meçhulleşmişti. Anlattığı şeylerden de etkilenmeye başladım, kitap ödünç istedim. İşte o zaman gülümsedi, ince derisinin yüzeye yakın damarlarına kan hücum etti, parça parça pembeleşti. “Bende hiç kitap olmaz..” dedi. “genelde buradakilerden ödünç isterim, okuyup, geri veririm…”

Aldığım derin nefesi uzun uzun verirken “Amaan..” dedim içimden.. “bende var da noluyor…”

05 Ağustos 2008 Salı

Pagan Düğünü [Bölüm 2]

Davetliler ilk kadehlerini bitirmişler, gözleriyle organizasyonda bir hareketlenme arıyorlardı ki mevsimin en tatlı turuncu ve beyaz açelyalarından örülmüş çiçek geçidinin başında göründü Gratchella. Karlar kadar beyazdı teni, saçları açık kumral, yer yer gümüş sarıydı. Başının yanlarından incelikle tutturulmuş papatya tacı, hafif dalgalı saçların bir parçası gibi duruyor, narin yapılı bukleler yaprakların yanından dökülüyordu. Sarı yaldızlı bir kuşak vardı hem belinde, hem de aynı yaldızlı parıltıdan boynunda.

Parlayan gözlerini iri iri açarak çiçek-kapıdan geçti, pembe gülümsemesiyle herkesi büyüleyerek birkaç saniye etrafa baktı. Buna inanamıyordu, bu mutluluğa, bu doğaya şükran ayinine dönüşen kutlamaya inanamıyordu. Her şey hayalindeki gibiydi, her şey rüyasında gördüğü gibi. Parça parça gördüğü rüyalardaki sembolleri birleştirmek düşmüştü ona sadece. İnsanların gördüklerinden heyecanlanmayı seçmediği detaylardan ilham almış, bu muhteşem kutlamayı yaratmıştı. “Tam olması gerektiği gibi..” diye düşündü. Bu onun hayal gücü değil, doğanın olması gerekeni ona gönderdiği ve onun da doğru okuyup uyguladığı şekliydi. Taşları doğru şekilde resme yerleştirmiş, gerisini doğa halletmişti. Şükretmeliydi.

Yanında ruhunun diğer yarısı, el ele tutuşarak ve davetlileri selamlayarak çakıl taşlarıyla döşenmiş yolda birkaç adım attılar.. Bu onların yeni hayatlarına attıkları ilk adımdı. Mesafesi küçük, anlamı büyük. İnsanlar sessizleşmiş, yeryüzünde bir tanrı ve tanrıça görmüşçesine büyülenmişlerdi. Bir bütündü manzara, bir bütündü elbisesinin tülleri. Gelinlik kavramı kendisini çoktan zarif beyaz dantelli ipek varaklı elbiseye bırakmıştı. Derisi olmuştu parıltılar, saçları olmuştu papatyalar. Doğanın kendisi olmuştu Gratchella. Büyük aşkla sevgilisinin gözlerine kaydırdı gözlerini.

Hiçbir şeyden etkilenmeyen bir tek çocuklar vardı. Koşarak çığlık çığlığa oyunlarına devam ediyorlardı. Gelini gördüklerinde kimsenin nefes almaya dahi cesaret etmeden manzarayı sindirmeye çalıştığı o sessiz anlarda kalabalığı kahkahalarıyla yarıp gelinle damatın yanına geldiler. Bir kız çocuğu, büyük ihtimalle oyunda kovalanan kurbandı, koşarak gülümseyen sevgi yumağının kucağına zıpladı ve boynuna sıkıca sarıldı. Gratchella yumuşakça sardı çocuğu, diğer çocuklar çoktan etrafında dört dönmeye başlamışlar, kısa boylarına içerlemeye başlamışlardı. Ufak bir şoktan sonra herkes gevşedi ve alkışlamaya başladılar. Asil arp müzisyeni kaldığı yerden çalmaya devam etti.

04 Ağustos 2008 Pazartesi

sorgulamalar..

Bugün güzel bir gün. Özellikle güne mini mini elleri yumur yumur ayacıklarıyla pembeler içinde uyuyan bir prenses görerek başladığım için, daha güzel.

Fotoğrafçılık bende iyide iyiye dikkatimi toplamamı sağlayan, hayata bağlanmamı, tutunmamı sağlayan bir aktivite haline gelmiş olmasına karşın, 365 güne sadık kalamayışım, her güne bir fotoğraf koymama durumu beni rahatsız etmeye başladı. O yakalarsın diyor, fakat yakalayabilmem için keyifli olmam lazım ve bu da sadece kendimi evle ve hayatımla bağlantıya geçtiğim anlarda kapımı çalan bir duygu. Kendi içime çok döndüm, yine.

Tatsız bir sabah iri iri açılmış mor ve kanlı gözlere eşlik eden dehşetli bir ifadeyle söylenmiş “Nasıl, rüya ile gerçek farklıymış, değil mi?!” çığlığının ne tiz titreşimlerini çıkarabiliyorum zihnimden, ne de o korkunç yüzün vermeye can attığı mesajı. Eskiden olsa bu tartışmayı “her güne bir dehşet” başlığı altında toplar, alışmışlığın kayıtsızlığıyla çok da etkilenmemiş olurdum, fakat durağan bir huzur ve neşenin ardından gelen can yakma arzusuyla kavrulmuş kıvamlı tepkiyle bir anda karşılaşmak, fotografik hafızayı canlandırdı, ürküttü. Belki de ifadeden çok mesaja takılmalıydım. Ama yapamadım. Bu defa görsellik, kelimelere ağır bastı, beynime kazınıverdi. Ve düşününce, farklı olan rüya ve gerçek değil, insanlar. Hayalimde kurduğum her şey geliyor, fakat hayalime dahil olmayan duyguları da beraberinde taşıyor. Farklı olan o, farklı olan benim.

Bunu ne kadar sorgulayabilirim…?

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Pıt

Dün anneme uğradım, evde kardeşim. Sohbet ediyoruz. Canlı izlediğim AKP kapatılmadı haberini anlatıyorum. Kardeşim umarsız sırıtışlarla dinliyor.

"-Yani nihayet sonunda parti kapatılmadı, ama Orkuncum partiye büyüüük bir ihtar vermişler, sözde."

"Hmm, büyük ihtar ha? Ne yapmışlar, burunlarına "pıt" mı yapmışlar???"

21 Temmuz 2008 Pazartesi

What Dreams..

Uzun, upuzun beyaz tüller asmışlar gökyüzüne. Beyaz tüller, öyle uzun ki, uçurtmaların ulaştığı en yüksek yerden aşağıya kadar iniyor ve zarafetle dalgalanıyor. Her tül öbeğinin etrafında insanlar var, uçuyorlar. Beyaz elbiseler giymişler, tülle oynuyorlar. Çocuklar da var, tüllerin arasına saklanıyorlar, oyun oynuyorlar. Onları izlemek çok hoşuma gidiyor. Esnek vücutlu ip gösterileri yapan kadınlara her zaman vücut hâkimiyeti ve kas gücü bakımından hayranlık duymuşumdur. Beyaz kıyafetli kadınlar da vardı, bacaklarına tülü dolayıp ellerini bırakarak dalgalanan.

Yatmadan önce “What Dreams May Come” izlemiştim. Oradaki Marie’nin evreninden etkilenmiş olmalıyım. Operacı uçan Romalı kadınlar, suyun üstünden uçarak kayan çocuklar, anfi tiyatro merdivenleri. Güzel bir cümle vardı:

“Fiziksel olan illüzyondur, zihnindeki ise gerçek. Çelişkili görünüyor değil mi?”

Uykuya dalarken, acaba benim zihnimdeki ölüm sonrası evren neye benziyor sorusunu düşünüyordum...

07 Temmuz 2008 Pazartesi

Dava [Bölüm 2]

(…)

Kendimi, gülmemeye zorlayarak “merhaba” demeye çalışırken buldum. Suratsızdı. O sırada daha önce bana ulaşabilmek için defalarca küfür ettiği arkadaşım içten gülümsemesiyle ona yaklaşıp onu yanaklarından samimiyetle öptü. Kendisini iyi hissetmeye ihtiyacı olduğunu hepimiz fark etmiş, sözsüz bir anlaşmayla ona yardımcı olmada işbirliğine varmış gibiydik. Bu da tokadı yediğinde diğer yanağını çevir zihniyeti olsa gerek.

Fakat beni daha çok eğlendiren bir şey oldu, şoka girdi. “Sürüden olmayacağım!”
nidaları atmaktan kulaklarının zarını öyle onulmaz şekilde patlatmış, bilinçsiz
düzeyde ördüğü hapishanenin öylesine farkında değil durumdaydı ki, bir insanı
değerli kılan erdemlerden biri olan olgunluğu algı sözlüğünden çoktan silmişti
ve bir insanın onca hakarete rağmen içten bir gülümsemeyi sakınmamasını idrak
edemiyordu. Kendisinden sağlanacak materyal fayda ilişkisinde olmuyor
oluşumuz, bu içtenliği yapmacıklıkla karalamasını da engelliyordu. Şaşkınlık
duygusu sempatik sistemini felç etti, mimik kullanmaya korkar vaziyette dondu
kaldı. Hep söylerim, hayat dersinin insanın karşısına nerede, hangi ortamda
çıkacağı belli olmaz. Hele de keşfedilecek milyonlarca ders varken.


Yanına oturdum. Aslında kendi heyecanımı bastırmak için konuşma girişiminde bulundum, savunma mekanizması harekete geçti. Benim kontrol de pamuk ipliğine bağlıydı zaten, onu doğru anlamama rağmen kalp atış hızıma yetişemiyordum. Burnuma onun yanına giderken sürmeyi adet edindiğim parfümüm gelip bana saflığımı hatırlatmasa, hiddet duyguma hakim olamayabilirdim. Yer değiştirip, karşısına geçtim. Meydan okuma.


Uzun dakikalar boyu farklı açılara baktık, farklı açılara baktığımızı göremeden. Merak duygusuna yenilip yan bakışlar devreye girene kadar geçen saniyeler boyu neler yaptığımızı bilmiyorum. Aklımdan neler geçtiğini. Tek hatırladığım, geçmişte kalması gereken bir geçmişin çoktan tozlu raflarda yerini aldığıydı.

Başarısızlık akıyordu paçasından, depresyon kokuyordu ağzı. Keşke geçici dövme
olsaydı depresyon, kim ya da kimler tutup yapıyorduysa o dövmeyi, yıkandıkça
aksaydı. Temiz deri nefes alabilseydi yeniden. Temiz bir deri olsaydı. Ondaki
depresyon dövme değildi, bir et beniydi. O, et beni olarak dünyaya gelmişti. Ne
depresyonu sorgulayabilir, ne kurtulabilirdi. Et beniyle oynamak, ölüm
demekti. Yaşamak için kendisini asla sorgulayamamakla lanetlenmişti.
O anda anladım. O anda anladım neden ona kendisiyle ilgili bir şeyler göstermeye
kalktığımda kulaklarını tıkadığını. O anda anladım neden “kendi gibi olanı”
aradığını sandığını. Kendisini anlamaya çalışmaktan uzak yaşamasının sebebini.


Kendisini çözme lüksü yoktu ki. Kendisinde keşfe çıktığı her yol, et benini
sıkmak demekti. Kendisini araştırdıkça ben kansere çevirecek, ölümünü hazırlamış
olacaktı. Bu nedenle başkalarını anlama konusunda ustalaşmış, bu nedenle
“insanı” sorunsal haline getirmiş, bu nedenle “kendi gibi olmayanları”
mütemadiyen aşağılamıştı. Hayatın asla tadamadığı lezzetlerine bakıp
masturbasyon yaparak zihninde onları aşağılamaya çalışması, böylesine derin
varoluşsal bir sorunla başa çıkma yolundan başka bir şey değildi! Bu
nedenle depresyonu dönem olarak yaşayan insanları değil, doğuştan depresif olan
insanı arıyordu. Kendisini deşmeden “hangi türe” ait olduğunu belki başka
bir et beni olarak dünyaya gelmiş insandan öğrenecekti. En temel düzeyde, kendi
sonuna sebep olmadan, kimliğini bulmaya çalışıyordu!

Ben elinde neşter, yüzünde gülümsemeyle ona yaklaşıp “gel bakalım bu kostümün altında ne var” demiştim. Benden nefret etmesin de, kimlerden etsindi?


Eh, açıkçası, başarılı bir ameliyat yapabileceğime inanmıştım, fakat durumun vehametini onun hipnoz etkisi yapan et kokusundan uzaklaşınca görebildim, o anda, soğuk mahkeme duvarları arasında mübaşirin sesini beklerken.

Cesaretimi düşündüm, en cahilinden. Tıbbın çaresiz kaldığı vak’alara bir elimde kitap bir elimde neşter ve dezenfektan olarak da kendimi alıp “ben bunu hallederim!” şeklinde dalmaktan vazgeçmem lazım. Bazen iltihap mikrop kapmazlığımı eritecek kadar büyük, irin beni hasta edecek kadar iğrenç olabiliyor.


Bu yazıyı her okuduğumda vicdanım sızlayacak, biliyorum.
Susmam lazım.

04 Temmuz 2008 Cuma

Haberler, Önemli!

Bugün Cuma. Bir “haftanın son iş günü” haber programıyla yine karşınızdayız sevgili seyirciler.

Gündem turumuzda ilk sırayı çalışan kızımızın kafasındaki fil orkestrasının çevreye verdiği zarar işgal ediyor. Vurmalı çalgıları büyük bir şevkle zıplayarak çalan orkestra üyeleri beyinde sarsıntı meydana getirmek üzere olduğu için Kafatası tarafından çalma izinleri iptal edildi. Ayrıca kulak zarındaki yırtılma sinyallerine “kulak asmadıkları” için Orta Kulak Birimi tarafından uyarı aldılar. Üye filler kendilerine hakim olamadıklarını, bazı sabahlar çalma isteğiyle uyanıp beyni tüm gün çalışmaz hale getirdiklerinin farkında olduklarını ve bunun için bedenden özür dilediklerini içeren yazılı basın açıklaması yaptılar. Ne zaman duracakları merak ediliyor.

Bugünün öne çıkan bir diğer haberi de Hipotalamus’tan geldi. Sabah tüm sistemin uyanmasına yetecek kadar adrenalin salgılamadığı, el altından olmadık anlarda piyasaya sürdüğü ve bu şekilde haksız kazanç elde ettiği iddasıyla iş Verimi Birimleri tarafından yönetime şikayet edildi. İş Verimi Birimleri Konsantrasyon depolarının çalışmaz hale geldiğini rapor ederken, söz konusu adrenalinin birkaç gün boyunca gece de salgılanması ve hipotalamusun kendilerinde meydana getirdiği zararın bu şekilde telafi edilmesi talebinde bulundular. Adrenalin saklamakla suçlanan Hipotalamus, iddiaları şiddetle yalanladı. “Bu tür iddialar itibarımızı zedelemek için oluşturulan karalama kampanyalarıdır. Halkımızın da bildiği gibi bedenin dışarıda taşınması gerçekleşmiştir ve Alışma birimleri devreye girene kadarki motivasyonu sağlamak amacıyla depolarımızdan maalesef fazla miktarda adrenalin salgılamış bulunduk. Göz birimi elimize bazı manzara görüntüleri yolladığında çalışanlarımız elinde olmadan adrenalin salgısında bulundular. Bu nedenle bu hafta adrenalin kısıtlamasına gidilmiştir, durum budur.” Şeklinde açıklamada bulundu. Birimler salgı kayıtlarını inceleme altına aldı, soruşturma sürüyor.

Beyinden haberlerle devam ediyoruz sevgili seyirciler. Bilim nöronlarınca “çeviri” adı verilen yeni bir tür keşfedildi. Gözlem altına alınan tür, gelen haberlere göre miskin davranışlarda bulunuyor, bol bol adrenalin içip sarhoş oluyor ve oksijen barlarında olay çıkarıyor. Sitoplazma ve hücre halkı durumdan son derece rahatsız. Saat 11:00 am sularında bir grup gösterici “daha fazla çeviri istemiyoruz!” başlıklı pankartlarla Beyin binası önünde eylem yaptılar. Yetkili makamlar bu Tür’den çalışma anında yüksek verim aldıkları ve sağlanan faydanın zararları telafi edebilir nitelikte olduğunu, bunun için halkın biraz daha anlayışlı olabileceğine inandıklarını anlatarak, halklara hoşgörü çağrısında bulundular. Bundan sonraki gelişmeler merakla bekleniyor.

Bugünün gündemini dinlediniz, ben muhabiriniz Bilincin Gözlemcisi, hepinize iyi haftasonları diliyorum. Bizden ayrılmayın.

01 Temmuz 2008 Salı

Pilotlar Neden Tok Karna Uçmaz

Nefis bir akşam yemeği yenmiştir ve aile fertleri koltuklara yığılmaktadır. Herkes sindirime odaklanmışken, yemekten önce Flight Simulator x oynayan kardeş gözlemde bulunur:
"-Pilotlara uçuştan önce yemek yedirmemelerinin sebebini buldum."
Abla alıştığı üzere kardeşten merakla bilimsel bir cevap bekler.
"Sahi mi? Nedir?"
"-Çünkü insan yemek yedikten sonra uçak uçurmak istemiyor..."

Koruyucu-Kral : [KOKU]

Dünyanın koruyucu ruhlarından biriyle tanıştım dün gece.

Yerli yaratık-gerillaların kapattığı bir hapishane gibi bir yerdeydik. Yeşil ve sarı kumun birleştiği, vaha gibi bir yer. Aynı zamanda zaman ötesi bir şeyler hissediyordum. Zaman yoktu, belki binlerce yıl ileriye gitmiştik, belki de zamanın hiç var olmadığı bir yere.

Tünel kazmaya başladım.

Devasa, kurşun geçirmez bir taşıma aracı kullanıyordum. Araçla birlikte ellerimle kazdığım tünele girdim ve ter içinde aracı ışığa doğru sürdüm. 3-4 kişiydik, çıkışa kısa zamanda vardık. Lakin kapıyı açtığımızda gördüğümüz manzara umut kırıcıydı: Yaratık-gerillalar ellerinde ihtişamlı silahlarla çıktığımız deliğin başında bizi bekliyorlardı. Bütün namlular bize doğrultulmuş, bütün iğrenç iştah salyaları taze etimizin harekete geçirdiği açlık duygusuyla akıyordu. Manzara kötüydü: yüzlercesine karşı 4.

Yinede sonuna kadar savaşacaktık, yaşayan son zerremize kadar direnecektik, ölüm direncimizi kırmaya çalışıyor olabilirdi, karşımıza yüzlerce yaratık gerilla çıkarıp kareyi dondurup eliyle “nanik” yaparak ortalarda kahkaha atıyor olabilirdi, ama sadece kendini alçaltıyordu. Asla teslim olmayacaktık. Hayat uğruna mücadele edildiği zaman değer kazanıyordu, ölme anında bile ona değer katarak ölecek, sonsuzlukta yankılanacaktık.

O anda bir şey oldu. Bir şey, ne olduğunu göremedim. Bütün yaratıklar ellerindeki silahları bile fırlatıp Ejderha görmüş Orc gibi kaçışmaya başladılar. İki ayaklı yaratıklar dört ayakla koşuşuyorlardı. Yüzlerinde beliren korku beni endişelendirmişti. Kim geliyordu? Ya da…NE? Belli belirsiz toparlandık. Yerdeki silahlardan birine davranacak oldum, ama vakit kalmamıştı. Gelmişti. Gerilmiştik.

Karşımda gördüğüm şey karşısında biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Yaratıkları korkutacak bir canlı, onlardan çok daha korkunç olmalıydı benim mantık zincirime göre, ama karşımda uzun boylu, sarı saçlı, hafif sakallı ve yakışıklı sayılabilecek biri duruyordu. Öylece kalakalmıştım.

Nazikçe kendisini takip etmemi istedi.

O önde, biz arkada, kraliyetine doğru yola çıktık. İki tane yardımcısı vardı, pon pon zıplayan pufuduk canlılar. Çok sevimli ve zararsız görünüyorlardı, ama savaş zamanı ne çeşit bir Pokemon canavarına dönüşeceklerini Tanrı bilirdi. Uzaktan uzaktan “sevimli” diye sevdim. Benim aklım, bu tuhaf kraldaydı.

Onun “mekanına” vardığımızda kendimi çok güvende hissettim. Nazikti, bize yiyecek içecek ikram etti. Aynı zamanda çabuk sinirlenen ve çabuk sakinleşen bir yapısı vardı. Yardımcılarını çağırıyor bağırıyor, bir şeyler istiyor ve hemen yapıldığında da yumuşayan yüz hatlarıyla en yumuşak sevimli ve kibar canlı oluveriyordu. Sohbet etmek için diğer odaya geçtik.

Koltuklarımız yakındı. Birden etrafı koklamaya başladı. “bu.. bu koku…mmm..snıfff…muhteşem..” Düşünüyordum.. Ne çeşit bir canlıydı bu? Ne çeşit bir özelliği vardı hakimiyet gücü veren? Yüzlerce silahlı vahşi yaratık, öylesine güçlüyken, neden ondan korkuyorlardı?

Havayı koklayarak bana yaklaştı. İlk başta bu davranışı tuhaf bulduğumu itiraf etmeliyim. Hatta öyle tuhaf ki, bizi kurtarma anında yaratıklar kaçıştıktan sonra da durup bir müddet havayı kokladığını hatırlıyorum. Anlam verdiğim bir şey değildi, tuhaftı. Ama havayı “tadarken” çıkardığı ses, gösterdiği ilgi, gözlerini kapayıp iri burun deliklerinden içeri girmesine izin verdiği havayı zerre zerre ayrıştırıp sindirmesi, aldığı haz beni eğlendirmişti. Bendeki koku bir şekilde onun aklını başından almıştı. Sanki uzun zamandır aradığı, beklediği ve bir türlü ulaşamadığı, bulamadığı bir elementin kokusunu almıştı. Bu heyecan kendimi özel hissetmeme sebep oldu. Bir çeşit saf bir kokum vardı demek ki. Onun bu hareketi aynı zamanda vücudumdaki hormonları da uyandırdı. Bana yaklaşan her hamlesinde hücrelerimden etrafa hayvansı bir koku püskürüyordu. Onu çıldırtmaya, aklını başından almaya yetmişti bu. Yaklaşıp yanıma geldiğinde, tavan noktasına varmak üzereydim. Beni kendine doğru çekti, duvara yasladı. Kalbim yerinden çıkacakmışçasına hızla atıyor, tenimizin kokuları birbirine karışıyor, ortaya çıkan koku öncekilerden daha baştan çıkarıcı oluyordu. Bu şekilde ne kadar süre geçirdiğimizi hatırlamıyorum, başım dönüyordu, sarhoş gibi olmuştum.

Kendini biraz geri çektiğinde, -biraz nefes alacak zaman buldum- gözümün önündeki perdeler de yavaş yavaş kalkmaya başladı. Onun gerçek formunu görmeye başladım. Ve bu çok daha heyecan vericiydi.

O, dünyanın ruhlarından biriydi. Ana ruhun (mother-earth) koruyucu krallarından biriydi. Bütün doğa özünden bir parça taşıyor, fakat kendisi gibi olan başka Koruyucu-Krallar gibi farklı bir konuda güçlüydü. Benim karşılaştığım bu ruh, doğanın kokuyla ilgili ruhuydu. Yaratık-gerillaların onu görünce kaçması şimdi daha anlamlıydı, çünkü o “doğa”ydı. Silaha ihtiyacı yoktu, çünkü tüm silahların can alma gücünden daha büyük bir gücü vardı, can verme gücü. Ve can veren doğa, can da alabilir. Doğa nihayet daha önce güvenip teslim ettiği dünyayı yönetme inisiyatifini insanın elinden almış ve bu Koruyucu-Krallara vermişti. Ve bu defa insanlara davrandığından daha cömert davranmış, tüm doğayı kuran güçleri kullanma yetkisi de vermişti. Yaratık-gerillalar onu görünce korkup kaçıştılar, çünkü bizi sıkıştırmakla –yok yere can almak anlamında, ya da açgözlülükle bizi yiyeceklerdi, ihtiyaçları yokken- cezalandırılmayı hak ediyorlardı. Ve savaşçı kralın yönteminden korktular. Can veren doğa, tek bir hareketle can alma kudretine de sahip. Karşımda doğanın saf, kudretli ruhlarından biri duruyordu. Tek dizimin üstünde aşağı doğru eğildim, zarif bir şekilde kralımı selamladım.

24 Haziran 2008 Salı

Dava [Bölüm 1]

Sadece kedi besleyen birinin gözlem yeteneğiyle kapılabilecek bir davranış biçimi olan yumuşak bir masumiyet halinde, gözleri iri iri açılmış, oturduğu sıraya ait olmadığı hissini vermede başarılı bir ifadeyle, düşünüyordu. Adliyenin soğuk duvarları ve karaktersiz renklerine tezat oluşturan bekleme sıraları, insana daldığı düşüncelerden kopmak için sebep veriyordu. Gergin bekleyişin en meşru olduğu hollerin küçüklüğü, bireyselliğe de tecavüz eder gibiydi. Tek yapılabilecek şey, beklemekti.

Koridorda yürürken tansiyonumun yükseldiğini fark ettim. Çıplak zemin üzerinde lastikleri düştüğü için görece tiz bir ses çıkaran topuklu ayakkabılarım normalde çok da kadınsı olmayan yürüyüşümü telafi eden bir feminenlik verdiği için hoşuma giderdi, oysa şuan sadece sinir bozuyordu. Tak-tak, tak-tak… Önce avukatımı gördüm, sonra derin bir nefes alırken; onu. Masum kedi ifadesinde temiz yüzlü, dökülmüş saçlarının işaret ettiği zorlukların üstesinden gelmeye çalışmış, üzerinde yakası sökülmüş fakat koyu renkte yok edilmeye çalışılmış naftalin kokulu bir ceket ile öylece oturuyordu. Yalnızlığı; sadece kaçışını varoluşuna çevirmeye çalışan bir ada insanının belki anlamlı sayılabilecek derinliğini değil, aynı zamanda kendini bu kadere hapsetmiş ve aslında kendisini içine soktuğu bu yalnızlığın çok da anlamlı olmadığını sorgulayan bir adamın yalnızlığıydı. Oh, birkaç saniyelik yüzünün ifadesini tam olarak okuyabilecek sakinlikte olsam sadece o an için bile bir kitap yazabilirdim. Fakat fazlasıyla gergindim.

Güçlü pozisyondaydım. En yakın arkadaşım, yine yakın arkadaşım olan avukatım ve ben. Doğum günümü birlikte kutladığım, çalışmadığım zamanlarda zamanımı paylaştığım, bir çeşit hayat ortaklığı kurduğum insanlar. Daimi olarak yaydığım enerjimden beslenip, onu biriktirip, en zayıf olduğum anda ihtiyacım olur diye yanlarında getirdiklerinden, onlarla buluştuğumda kendimi daha güçlü hissettim. Bana sadece kendi enerjilerini değil, benimkini de getirmişlerdi, çok mutlu oldum.

Fazla yaklaşmamaya çalışarak, yaklaşık on metre uzaktaki sıralardan birine oturduk. Mahkemenin akışı hakkında bilgi veriliyordu bana, tek duyduğum anlam örüntüsünden bağımsız kelimeler… yalan beyan… olabilir… arbede… vazgeçiyorum… Gözlerim yandan yandan bu masum kedi görünüşlü sırtlanı süzüyordu, fakat zavallı duruşu benim bile içimi acıtmaya yetmişti. Merak ettiğim bir diğer konu da, benimle iletişime geçip geçmeyeceğiydi. Bana bakıp bakmayacağıydı. Beni süzüp süzmeyeceği. İç geçirip geçirmeyeceği. Bu tam da boşanma davası açmaya giderken giydiği eteğin altından görünen bacaklarına eski kocası görecek diye epilasyon yaptıran kadın davranışı. Ama bunu dişi bir duyguyla değil, hınzır bir çocuğun kendisini sokma ihtimali olan bir yılanın çıkacağını bile bile ince bir çiçek sapıyla yılan deliğini dürtmesi ve sonucu önceden göremeyip deney yapan bilim adamı heyecanıyla beklemesi duygusuyla yapıyor olması... Kendimden utandığım enden anlardan biri. İçselleştirilmiş oyun durumundan aldığım muzip çocuksu haz ne zaman beni terk edecek? Umarım hiçbir zaman. Ama utanıyorum.

Öğrenilmiş bir diğer insani davranış; ne olursa olsun selam verme kültürü, olgun insan olma, belki içinde dini motifler de vardır. Bildiğim tek şey, durumu komik bulduğum ve selam verip vermeyeceğimdi. Zayıflığı, masumiyeti, bir türlü kin bulaştırmayı başaramadığım kinsiz alana dokunuyor, kaygısızlığım onu ezmektense kendisini iyi hissetmesine sebep olabilecek bir bakışın, bir kelimenin bir cümlenin esirgenmesine gerek olmadığını söylüyordu. Neden olmasındı? Benimle ne bağı kalmıştı?

Sadece huzurlu bir güven bakışı verebilecekken ben ne yaptım? Her şeyi yüzüme gözüme bulaştırdım. Bir yandan içimden feci kahkaha atmak geliyorken bir yandan ya beklemediğim bir anda komik bir şey yapar ve ben kendimi tutamazsam diye düşünüyor, bir yandan da kendimi durumun gerçekliğine çekiyor ve farkına varmadan kendimi gergin olmaya zorluyordum. Ona yaklaşmak için hamle haptım, fakat daha o anda pişman oldum. Çaktırmamaya çalışarak yaklaşıp bir şeyler söylemek için ağzımı açtım, fakat sesim çoktan beni uzaktan seyre geçmiş, yalnız bırakmıştı.

Pagan Düğünü [Bölüm 1 ]

Güneşli, parlak, huzurlu bir gün. Doğanın ortasında, yemyeşil çimlerin üzerinde dans eden ışık huzmeleri önceki geceden kalma sı damlalarıyla öpüşüyor ve etrafa rengarenk sarılar, turuncular, morlar saçılıyor. Gaia en cömert gününde, orada bulunan bir avuç kalabalığı sarıp sarmalıyor, kaygılarından sıyırıp, sadece “o” günü yaşamalarına izin veriyor. Doğa o günü kutluyor, taze meyvelerle dolu altın yaldızlı tabaklar beyaz örtülü masaların üzerinde, meyveler gelen konukların kendilerini seçmeleri için en çekici renklerine bürünmüşler. Yaşayan her şey göz kamaştırıcı, her bir toz zerresi yaşıyor. Nefes aldığımı hissediyorum. En mutlu günüm…

Darmadağın sarı, kumral saçlarına papatya taçları takmış küçük çocuklar kahkahalar atarak etrafta koşturuyorlar, uzun elbiselerini uçura uçura. Rengarenk giyinmişler, tüm enerjilerini dünyaya salıveriyorlar. Ellerinde taze çiçekler, birbirlerini gıdıklıyor, oyun oynuyorlar. Kahkahaları huzuru tamamlıyor, en güzel zihin müziğine eşlik ediyor.

Sarı yaldızlı bileklik takmış vücudu yağlarla ovulmuş ve saçları yeşil zeytin yapraklarından örülen bir tokayla başının üstüne tutturulmuş bir kadın arp çalıyor. Minik sütunlarla yeşilde çevrelenmiş özel bir alanda. Yanında kırmızı şaraplar var, konuklar beğenilerini bir bardak şarap doldurup arpın yanına bırakarak dile getiriyorlar. O kimseyi görmüyor, müziğiyle bütünleşmiş şekilde çalıyor, ruhunun doyumsuz açlığını üreterek doyurmaktan başka çaresi kalmamış halde. Dudağının kenarındaki minik kurdele ciddiyetinden verdiği tek taviz, yaptığı şeyden ne kadar zevk aldığını düşündürüyor insana, asaletine en ufak bir gölge düşürmeden.

Biraz ortaçağ, biraz ortadünya kokuyor etraf. Sembolik minik roma sütunları ve güvercin havuzlar geline heykeltıraş arkadaşlarından hediye. Herkes yaldızlı sanki, gözler yaldızlı her şeyden önce.

Pagan Düğünü [Bölüm 1 ]

Güneşli, parlak, huzurlu bir gün. Doğanın ortasında, yemyeşil çimlerin üzerinde dans eden ışık huzmeleri önceki geceden kalma sı damlalarıyla öpüşüyor ve etrafa rengarenk sarılar, turuncular, morlar saçılıyor. Gaia en cömert gününde, orada bulunan bir avuç kalabalığı sarıp sarmalıyor, kaygılarından sıyırıp, sadece “o” günü yaşamalarına izin veriyor. Doğa o günü kutluyor, taze meyvelerle dolu altın yaldızlı tabaklar beyaz örtülü masaların üzerinde, meyveler gelen konukların kendilerini seçmeleri için en çekici renklerine bürünmüşler. Yaşayan her şey göz kamaştırıcı, her bir toz zerresi yaşıyor. Nefes aldığımı hissediyorum. En mutlu günüm…



Darmadağın sarı, kumral saçlarına papatya taçları takmış küçük çocuklar kahkahalar atarak etrafta koşturuyorlar, uzun elbiselerini uçura uçura. Rengarenk giyinmişler, tüm enerjilerini dünyaya salıveriyorlar. Ellerinde taze çiçekler, birbirlerini gıdıklıyor, oyun oynuyorlar. Kahkahaları huzuru tamamlıyor, en güzel zihin müziğine eşlik ediyor.



Sarı yaldızlı bileklik takmış vücudu yağlarla ovulmuş ve saçları yeşil zeytin yapraklarından örülen bir tokayla başının üstüne tutturulmuş bir kadın arp çalıyor. Minik sütunlarla yeşilde çevrelenmiş özel bir alanda. Yanında kırmızı şaraplar var, konuklar beğenilerini bir bardak şarap doldurup arpın yanına bırakarak dile getiriyorlar. O kimseyi görmüyor, müziğiyle bütünleşmiş şekilde çalıyor, ruhunun doyumsuz açlığını üreterek doyurmaktan başka çaresi kalmamış halde. Dudağının kenarındaki minik kurdele ciddiyetinden verdiği tek taviz, yaptığı şeyden ne kadar zevk aldığını düşündürüyor insana, asaletine en ufak bir gölge düşürmeden.



Biraz ortaçağ, biraz ortadünya kokuyor etraf. Sembolik minik roma sütunları ve güvercin havuzlar geline heykeltıraş arkadaşlarından hediye. Herkes yaldızlı sanki, gözler yaldızlı her şeyden önce.

17 Haziran 2008 Salı

Çoluk çocuk basmış blog alemini.

Bu ne ya..

09 Haziran 2008 Pazartesi

Haftasonu

Bugünlerde strese girmeye, düşünmeye ayırdığım zamandan daha fazlasını harcıyor olduğumu fark ettim. Stres Alerjisi diye bir şey varmış, ondan çıktı! En son –ve ilk defa- geçen sene çok çok stresli zamanlar yaşadığımda tanışmıştım kendisiyle. Kaşınıyor, kızarıyor ve fazlasıyla canımı sıkıyor.
Pazar günü Jethro Tull konserine gittim. Detayları başka yazıda anlatacağım. Hacettepe Beytepe Açık Hava Tiyatrosundaydı. Oraya daha önce gitmemiştim ve oturma düzenini, mekana ait detayları bilmiyrdum. Bu nedenle önlere yakın olayım diye üç katı para verdiğim sahnenin ön tarafında, yanımda, en arkada oturanlarla omuz omuza şarkı dinlediğimizi fark edince, eh, sinir olmadım değil. Niye o kadar kategoriye ayırırlar sanki? Herkes aynı yerde dinlemiyor mu sonuçta?? Peh… Fotoğraf çekmek için gitmiştim gerçi ve bir arkadaşın da benimle olması günü ve geceyi kurtaran tek şeydi. Onun makinesini kullandık, hakikaten süper bir makine.
Benim kameram maalesef cumartesi günü talihsiz bir olay sonucu bozuldu.
Güzel güzel bağımsızlığımı yaşadığım bir gündü, güzel başlamıştı. Uyanmış, GJ’de oregonumu içmiş, eve gelip duş almış ve makinemle cumartesi günü kitap alışverişine çıkmıştım. Aklımda onlarca şey, tepede güneş, kızılayda türbanın yasaklanmasını destekleyen gösteri ve günün yüksek dozlu “satureyşın”ı vardı. Yanında fotoğraf makinesi olan bir amatör fotoğraf heveslisi için daha ne olsundu?? Polislerin nizami fotoğraflarını çektim, silahlarını çektim, gösteri yapan grubu çektim… ah pek keyifliydi.
kayıtlara girmesi açısından: 1- Bu tarz olaylarda elinizde tuttuğunuz fotoğraf makinesi diğer insanlarla aranıza Fucoult’un “özne ve iktidar” makalesinde nefis dile getirdiği örtük bir iktidar ilişkisi koyuyor. Bu iktidar ilişkisinde otorite koltuğuna yine örtük olarak kuruluyorsunuz: insanlar size yol açıyor, meraklı bakışlar size yaklaşmaya çalışıyor, ve birinden yardım istediğinizde normalde aksiliği tutacak bile olsa hemen isteğinizi yerine getiriyor. Yoksa hangi güç huysuz büfecinin sandalyesinin üzerine ayakkabılarımla çıkmamı sağlayabilirdi?? 
Neyse…
tam alışverişimi yaptım dönüyordum, işportacının elindeki renkli ipler dikkatimi çekti. Biraz durdum ve kendisiyle pazarlık yaparken, yaşlı bir kadın koluma yapıştı, kendisine para vermem için. Normalde elimdekileri veririm. Bugün o, yarın ben… Hayatın ne getireceği belli olmaz, hepsi iyi olsun, hepimiz iyi olalım. Ama her nedense hatun sırtımı sıvazlayıp kolumu tutup çekiştire çekiştire para isteyince tepem attı ve para vermedim. Vermediğim gibi, aksilikle tersledim, akıl verdim, kısacası ne kadar iğrenç davranış varsa sergiledim ukala ukala. Bir de üstüne beni korkuttuğunu ima ettim, iğrencim… yürüyerek oradan uzaklaşınca, haliyle iki dakika içinde gerçekliğimde ne kadın kaldı, ne dilenmek, ne de ukalalık. Yine düşüncelerime ve duygularıma dalmış şekilde otobüs durağına doğru yürürken yakaladım kendimi.
Aklımda Pazar günkü konser vardı. Fotoğraf çekeceğimi düşünüp heyecanlanıyordum. Otobüse binmek üzere ilk adımı atmamla çotaaa diye bir ses duymam bir oldu. Bir döndüm ki, gözümden sakındığım makinem kapak lens yerde serili.
O anda, daha o ilk şok anında anladım, bu benim cezam. Makinem bozuldu. Haftaiçi tamir ettireceğim, ve yok yere para bayılacağım. Kimbilir dilenci kadına verebileceğimin kaç katı… sonuç olarak canım sıkkın… ders oldu ders..

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Boşa Okumuyorum ;)

"Seni görüyorum. Kendine olan aşkını, bunu ifade etme isteğini, egonu görüyorum. Aynaya bakarken orgazm yaşadığını biliyorum. Kafanda kendini algılayış şeklini kusursuzlaştırarak diğerlerine yansıtma ihtiyacını görüyorum. Kusursuzluğa olan obsesyonunun seni detayları düşünürken dağıttığını biliyorum. Şıpır şıpır terlerken ağzından çıkan kelimelerin mükemmelliğini bozmamaya çalışan sesindeki nano-saniyelik kaygı titreşimlerini algılıyorum. Kusurlarını "cool" hale getirme durumunu, kendinde kusura tahammülsüzlüğünü biliyorum. Herşeye zihninde "cool" yaklaşırken, gerçeğin kaygısal materyalliğinin seni nasıl kusturduğunu biliyorum. Bunu nasıl -yine kusursuzca sakladığını görüyorum. Cümlelerine, ifade ettiğin şekliyle inanmayı tercih ediyor, fakat davranışlarını okumaktan çok keyif alıyorum. İfadeler senin manipule alanında; davranışlardaki satır aralarını okumak benim kabiliyetimin krallığında.
Ben seni "görerek, bilerek, okuyarak"
Tercih, ediyorum.

Ah, tabii ki, seni çok seviyorum :)"

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Alice in Reality- as the las living Post Ultimate Hero

Ben, Alice.
İnsanın yapmak istediği şeyleri yapabilecek gücü olduğunu keşfetmesi zaman alabiliyor.
"Birikim", doğru şeyleri biriktiriyorsanız, HERŞEYdir...

Önce yıllarca kişisel gelişim kitapları okuyacaksınız. Sonra yaradılışa hayran kalacak, insan aklına merak salacak ve felsefeye "literatür"den dalacaksınız. Bu sırada akademide siyaset bilimi okuyacak ve toplumsal davranış biçimlerini inceleyeceksiniz. "İnsan doğası" sorunsalını düşünmek üzerine 1 yıl ayıracağınız için, lisansınız bir sene uzayacak. Ama bundan keyif alacaksınız. Bu sırada içine doğduğunuz kültürle ilgili sorgulamalar beyninize karınca yuvası yapmışken, hormonlarınızla birlikte duygusal sorgulamalar başlayacak. Oh evet, birkaç kişiyi bu keşifte harcayacaksınız, ama hepsinin hakkını vererek.
Kavramlar ve terimler hakkında hiçbirşey bilmeyen orta düzey insan topluluğu -diğer adıyla çevre- size yine anlamını derinlemesine bilmediği bir sıfatı yakıştıracak: Deli. Ve siz delilik üzerine düşünmeye başlayacaksınız.
Konuşmalarınızı kimse anlamayacak fakat siz herkesi "anladığınız" için toplumdaki sözsüz hiyerarşide farkına varmadan yükseltecekler sizi. İnsanların sırlarının müzik dinler gibi size aktığını göreceksiniz. Birinci tekil kişiden, daima. Benzer benzeri çeker dediğinizde bir bakacaksınız, etrafınızda "anlaşılamamaktan" muzdarip deliler dolanıyor. Önce mutlu bir aidiyet, sonrasında ise farkınızı farkedeceksiniz. Yıllarınızı bu delilerle geçirip, onların aradığı şeyi onlar için bulup vereceksiniz: "Ne" olduklarını keşfetme süreci, "nasıl" olduklarını başkasından duyma ve onaylanma. Bu keşif size çok yarayacak, gerçekten delirmeden hemen önce.
İçinizde varoluşunuzu, anlamı, doğayı, dünyayı, sistemi ve herşeyden önemlisi gerçekliği ve erdemi sorgularken, inanılmaz birşey olacak. Sizi bu yola iten, damarlarınızda dolaşan ve bir türlü kontrol edemediğiniz o MUAZZAM KUDRET üzerinde hakimiyet kurmaya başlamışsınız!!
Değerli olup olmadığınızı, bu değerin nereden geldiğini bulmakla çok zaman kaybettiğinizden (bkn.insan doğası nedir sorunsalı) hakkıyla bilemeyecek, en zalim yargıcınız olarak kendinize yükleneceksiniz. Bu sırada kurumsallığı sorgulayacak, içine virüs gibi sızacaksınız. Fetihleriniz arttıkça bütün parçalar yerine oturacak. Kendinizin gerçek farkındalığına ulaşmaya başladığınız bir seviyeye, next level'a geçeceksiniz. Oyunu birkaç kez bitirdiğinizde nasıl ilk bölümler bile son bitirdiğiniz zorluk seviyesinde başlıyorsa, hayat aynı fakat asla aynı olmayacak. Artık neyle karşılaşacağınızı biliyorsunuz. Çember tamamlanmış, siz "öğrenmeye" başlamışsınız.
Sizi sizden başka hiçbirşeyin durduramayacağı bir bilinç düzeyinde inanılmaz bir hayata doğmuş gibi hissedeceksiniz. Bağlamları öğrenmek bazılarının 50 yılını bazılarının ise sadece 24 yılını alıyor:) Bağlamı bir defa oturttuğunuzda, yaratım gücünüzü elinize alabiliyor, ve yarı-tanrı olarak dünyada dolaşmanın tadını çıkarabiliyorsunuz.


Herkese bu yolda iyi şanslar.

Hayatımda ne mi oluyor??

"NE İSTERSEM"...

ps: yeni bir işim, istediğim şekilde ördüğüm çevrem, ve sırtımda da içine ihtiyacım olan herşeyi koyduum hazırlıklı bir çantam var içine yeni doduğum bu dünyada.

Ben, Alice.
Yaşayan son Sınırsız Ötesi Kahraman.
Gerçekliği artık bükebiliyor musunuz?

05 Mayıs 2008 Pazartesi

Bir yatırım gibi görüyorum bir evi.

Bir yatırım, insanın kendi ruhuna yaptığı

Doldurmak, kendinle, bir odayı.

28 Nisan 2008 Pazartesi

Mola, molaa

Birşeyler anlatmayı nasıl da özledim.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'daydım. Daha yola çıkalı birkaç saat oldu olmadı, burnuma tuzlu su kokusu gelmeye başladı. Artık nasıl özlediysem.. Yeşil vadilerle doluydu görüş alanım. Fantastik bir heyecan seline kapıldım. . Dağlara ovalara bakarken, yüzyıllık savaşları ve hayatıma ejderha siluetinde girmiş insanları,onlara katılan anlamlarla yücelen değerleri sorguladım.. Bir süredir hiç aklıma gelmeyen şeyler, eriyerek toz bulutuna karıştığını düşündüğüm eski düşüncelerden örülü bir sepet.. Şehir başka, ama şehre giden yolda önceden kaybolmayayım diye bıraktığım anı kırıntıları çok başka. Hatta, ciddi bir hesaplaşma.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz aslında, ama yine de dayanamayacağım, Kamilkoç'tan bahsetmem lazım. Otobüse bindiğimde hiçbirşeyim yokken, yarım saat içinde dayanılmaz sancılar çekmeye başladım. Vücudum görevini falza iyi yapmış, içtiğim litrelerce suyu bir güzel işlemiş. Bir sancılar var, ama nasıl, felaket. Dayanmak için derin derin nefes alıyorum, düşünmemek için bildiğim meditasyon tekniklerini filan uygulamaya çalışıyorum…nafile! Bir nebze azalmıyor. Aradan bir saat ya geçti ya geçmedi, ortalarda dolanan muavine nazikçe sordum:
"-Bakar mısınız, ne zaman mola vereceğiz acaba?"
Pembe yüzümle sorduğum pembe soruya nemrut muavin ağzında birşeyler geveleyerek cevap verdi:
"..bi kaptana..sorayım.."
Dakikaları sayıyorum. Cevap gelecek ve en azından ne kadar süre bunu çekeceğimi bileceğim.
Yarım saat geçti. Gözlerimle adamı arıyorum. Önce işlerini halletti, kek ve su servisi yaptı. Ardından kendine bir kahve koydu, bir tane de kaptana azırladı. Gitti, ön tarafa oturdu. Karşılıklı kahveleşmeye başladılar.
Ben kıpkırmızıyım artık.
Neden sonra, hatırladı zannımca, kaptana "mola ne zaman, yolcu soruyor" dedi. Dudaklarını okuyorum adamların, pür dikkat.
Kaptan mülayim adam, "ha, birazdan veririz sorun değil" dedi.
Bi mutluyum bi mutluyum anlatamam. "birazdan" kavramını kendi istediğim gibi algılıyorum ve karşımıza benzinlik çıkmasını bekliyorum.
Ha şimdi, ha geldik, ha gördüm benzinlik mi o, derken, aradan bir saat daha geçti.
Ben mosmorum artık.
Muavin bey tenezzül edip bana "birazdan"ı bile söylemediği için de ayrıca sinirliyim. Kan beynimde turşu oldu.
Dayanamadım, yüzümün aldığı o korkunç ve sinirli buruşuklukla tam yanımdan geçerken kendisine patladım:
"-Mola NE ZAMAN???"
Hiç mahçup olmadan, yılışık bir gülümsemeyle;
"aa biri daha sormuştu, o sizdiniz değil mi, ehehehh, ben bi sorayım"
"BEKLİYORUM…"
Öyle fena baktım ki, bakışlarını benden kaçıramadan, astığı suratıyla öne doğru ilerledi.
Bu defa ne yazık ki dudaklarını okuyamadım. Kaptanın kulağına eğilip fısır fısır brişeyler söyledi. Bekledi, tekrar söyledi. Yüzünü tekrar bana döndüğünde, yılışık olmaktan öte bir tatmin sırıtışıyla yanıma geldi ve konuşmadan parmağını göstererek "1 saat sonra" dedi.
!!!
Ve ben…tam..bir saat boyunca..her dakikayı tam 60 kere sayarak, 60 sayfa kitap okudum. Sabrettim, oruç tuttum, bekledim.
Acıdan bayılmak üzereyim.. Saate baktım, 1 bucuk saat geçmiş. Ortalarda muavin filan yok. Koridora eğilip en arkada sohbet eden görevliye işaret ettim. Benim işaretimi görür görmez gözlerini yumdu ve başını uyuyor pozisyonunda yana yatırdı.
Hay ben..
Hmm.. Demek öyle.
Son bir güçle yerimden kalktım, şöförün yanına geldim, ve tüm saygımla;
"Şöför bey rahatsız ediyorum.. Ben HAMİLEYİM, ve artık çok fenalaştım. Ne zaman mola vereceğiz artık??"
Şöför o anda, "arkalardaki huysuz yolcuya" verdikleri içten pazarlıklı ders yüzünden feci bir vicdan azabı hissetti. Utandı, kızardı. Mahcubiyetinin altında ezilirken, hala telafi fırsatı olduğu için bir nebze mutlu olarak
"ilk benzinlikte hemen duruyorum hanımefendi. Hemen. Merak etmeyin."
Arkamı döndüğümde telaşlanmış muavini gördüm. Dibimde bitivermiş.
"Bir şey mi, ığıı, istemiştiniz, ığıı?
"Şöför beye söyledim merak etmeyin, siz UYUYORDUNUZ da…"

Pratik çözümlerin hastasıyız. Geçmek bilmeyen yol hemencecik bitiverdi ve ben dakikalarca cennette dolaştım. Uzuun dakikalar boyu. Hem ben rahatlamış oldum, hem de benim elimle herkese adalet dağıtılmış oldu. Yolcusuna oynanan oyuna alet olmaması gerektiğini öğrenen şöför, ve görevini doğru dürüst yapması gereken muavin gibi.

..ve otobüse binmeden önce ihtiyaç gidermesi gerektiğini öğrenen ben, tabii.

12 Nisan 2008 Cumartesi

Amsterdam

30 Mart 2008 Pazar

Hız...

Hız hazzıyla doğar insan. İbre yükselirken gaz pedalına kilitlenen bacağın damarları şişer. Kaslar gerilir. Vücut destek almak istercesine koltuğa yaslanır. Emniyet kemerinin takılmaması aptallıktır, lakin heyecanı artırır. Göğüs uçları tavana bakıyordur.
Dil, dudağın üzerinde kalmış alkolü nazikçe alır. Yüze pis bir gülümseme gelir. Artık tek bir şerit seçiliyordur. Yol boşsa partner kontrol edilir, mimiklerinden adrenalin seviyesi ölçülür. Kafi olmadığına kanaat getirilirse gaz kelebeği 90 derece açıya sabitlenir. Varsa turbo ateşlenir, tercihen NOSlanır. 30 saniye için Tanrı olunur.
Beyinde yüksekses tınısı.
Eşlik edilesi şarkı.


Dün hiç yok gibi
Uzak, kasımdan soğuk gibi
Kar yağıyordu yalnızdım
Savaşlar cepheler
Sonra sen geldin
Arasından sislerin
Büyük yakaların vardı
Gösterişliydin
Dedin ki "ben romeo
Gerçek aşkın savaşçısı
Yalnızlık bitti
Sil gözyaşlarını"

25 Mart 2008 Salı

Otobüste yolculuk yapıyordum. Derinimde şehir değiştirmenin tuhaf sıkıntısı. Ne zaman yola çıksam hava bulutlanır, kara bulutlar kaplar gökyüzünü. İçim sıkıntılanır ya da içimdeki sıkıntı örter güneşi.
Düşünüyordum. Gözüm dağlarda, tepelerde… renk değişimlerinde. Gri yollarda. Her şey gri.
Başımı cama yaslamışım. Uyumak üzereyim. Gözlerimi biraz kaldırınca yukarı, onları gördüm.

Yine rengarenktiler. Dev cüsselerine göre küçük kanatları vardı. Pek çoktular. Bir tanesinin derisi gökkuşağıdandı. Bir diğeri kahverengi, sarı yaldızlı. Zırhları parıl parıl parlıyor, burunlarındaki gümüş delikler göz alıyordu. Denizatı gibi kıvrılmıştı vücutları. Havada yüzüyordular. Windows xp klasik arkaplan temasının önünde uçuyor gibiydiler. Sanki savaştan çıkılmış gibi hafif bir duman, yerlerde yanmış barut siyahları göze çarpıyordu. Az ileride fantezi bir deniz vardı. Onları gördüm. Onlar beni gördü. Heyecanlandım. Mutlu oldum.
Dalmış olduğumu fark ettim. Ama bunu mutlaka resmetmeliydim. Henüz uyanmamış, geçiş yapmamıştım. Elime bir aydınger aldım, ve renkli boya kalemleri. Cama yapıştırdığım aydıngerin üzerine, kopyalar gibi çizmeye başladım o şahane canlıları. Hareket ettiklerinde benim de çizgilerim bozuluyordu, yine de kabataslak boyayabildim kağıdı. Bir an önce uyanmak ve elimdekileri göstermek istiyordum birilerine. Belki tekrar bulabilir, yakalayabilirdim bir tanesini, ve konuşabilirdim belki, şansım yaver giderse.

Uyandım. Elimde boyalı kağıdım. İner inmez onu buldum. Peşinden koştum.

“Dinle, elimde ejderhalara ilişkin inanılmaz bilgiler var. Onları sınıflandırabilir miyiz?”
“Dragonlar, çok eski çağlara aittir” dedi. “Senin gördüklerini inceleyebiliriz. Kap kahveleri, ofisimde bekliyorum” .

Merakla ofise uçtum, elimde süte kahvelerle..

21 Mart 2008 Cuma


“Anlamı kavranan her şey doğrudur”
O.Wilde

25 yaşında, 45 yaşındaki bir kadın kadar dırdır edebilmeme sebep olan aldatılma tecrübesine sahibim artık. Yeşil Efe’yle kutluyorum.
----

Az önce yazmayı planladığımdan çok daha farklı bir şeyler dökülüyor şuan satırlara. Her sabah olumsuzlukları düşünerek uyanmaya alışmışım, haliyle tam anlamıyla ayılmam zaman alıyor. Bu da insanın hayatının merkezine oturtma hatasında bulunduğu bir konu veya kişiyle ilgiliyse, o olayın/kişinin beraberinde getirdiği tüm negatif yük de tüm ağırlığıyla sizi tabana çekiyor.
---
Süreğen bir bunalım halinde kendisine deli gömleğini yakıştıran pesimist bir kızın, ruhunun derinliklerinde açılan yaralarıyla beslenmiş edebi nitelik taşımaktan öteye geçmeyerek gerçekliğe müdahalesi bulunmayacak bir mektup dökme durumundan, çok daha dinamizm dolu bir keyif haline geçtim. Öyle bir keyif hali ki, insanların bütün enerjileriyle etki alanıma girmesine izin verdiğim için gülümsüyorum. Acı olanları derinlerde beni rahat rahat yaralayabiliyor belki, ama tatlı olanları da tüm ışıltı ve zenginlikleriyle beni özümdeki neşeye boğuyor. Farklı farklı kimliklere boyadığı duvarlarının arkasına geçerek kendini korumaya alan insanların hayatlarındaki mutsuzluk ve boşluğu görebildikten sonra, minimum düzeyde varolması gerekse de örmekten ziyade this is spartaa diyerek tekmelemekten keyif aldığım duvarlarım olmadığı için, bugün çok neşeliyim.

Açık hava, tertemiz oksijen, koklamayı hayal edemediğim nefis ıslak toprak kokusu da beslemiyor değil insanı. Bir de Yeşil Efe.

13 Mart 2008 Perşembe

Neler yapıyorum?

-Patlıcan Musakka.
Kitap olduğu sürece muhteşem yemek yaptıımı idda edebilirim. Ne olursa olsun, can boğazdan gelir.

-AB Projesi
Ağustos'ta Hollanda'ya gitmeyi planlıyorum. Gerekli bağlantıları kurdum, iş biraz keyfe kaldı. O zamana kadar beklediğim bir iş var, olursa gitmeyip kalacağım. Olmazsa direk space.

-Fotoğraf Stüdyosu
Amerika'dan makine sipariş etmiş bir arkadaşımla, ufak bir stüdyo açma projemiz var. Elinde çok iş var, benden yardım istedi. Bu alandan para kazanmayı düşünmediğim için, ilham verici olabilir. Bu arada bu işin olmasa olmazı photoshop'u ayrıntılarıyla öğrenme fırsatım olabilir. Keyif aldığım sürece devam edebileceğim birşey. 2 aya kadar açmayı planladığımız stüdyo için isim arıyoruz.

-Ortaokul, lise ve üniversite arkadaşlarımı topladım. Birkaç jenerasyon bir aradaydık. Çok keyifliydi. Büyüyoruz ama henüz yirmili yaşlarımızın ortasındayız. Herşey için zamanımız, fırsatımız var. Birşeylerin kaybedilmeye başlandığı ve dönüp arkaya bakıldığında "ortada ne var?" telaşına kapılındığı yırtıcı zamanlara daha çook var. Bu süre içinde, fethedilecek bir dünya bekliyor bizi :)

- İnsanın özgürlük duygusu için kendisini bir kişi veya duruma bağlaması fazlasıyla sakat. İki çeşit özgürlük tanımlanır: "-bir kısıtın olmaması" ile elde edilen özgürlük. Negatif özgürlük denir. Bu klasik özgürlük tanımıdır. Kelepçelersiz yaşama durumu. Bir de "-bir ayrıcalık sağlanması" ile elde edilen özgürlük. Pozitif özgürlük. Toplumda normal yaşamanızı engelleyen bir durum için size sağlanan ayrıcalık, diğerleriyle eşit yaşamanızı sağlar ve bu şekilde özgürlüğünüzü kurarsınız. Özürlüler için çalışma kotaları, vs bu gruba girer.
Kafamda bir şekilde bu dünya ile ilgili özgürlük tanımımı, "o kişi" ile birlikte olma durumuyla elde edilebilecek birşey olarak tanımlamışım. Bunun ne kadar saçma olduğunu anlamak, dönüp boşa geçen zamanı görmek, sadece kendime kızmama sebep oluyor.

Herkes kendi toprağına düşmeli. Gübrelendiğini zannederek pislik kokusuna yeteri kadar tahammül ettim. Artık gerçek bakım zamanı.

08 Mart 2008 Cumartesi

Erkeklerin Komik Hamleleri

Walla bugünlerde çok komik şeyler duyuyorum. İnsanların kendilerini akıllı sanmasının hastasıyız.
Olay 1:
Kız ve oğlan, karşılıklı otururlar. Bir ilişki olanaklılığı hakkında konuşmaya başlarlar. Kız aşkından ağlamaya başlar, aldatıldığını düşünüyordur. Daha önce oğlanı yakalamıştır, yeniden oyuna gelmeyi düşünmemektedir.
Oğlan
"-Bana inanman için yapabileceğim birşey var mı?" diye sorar. Kız ağlıyordur. İç çeker.
" Evet var. Mail kutunu görmek istiyorum. Söylediğin gibi, başkalarıyla konuşup konuşmadığını bilmek istiyorum. Sana güvenmek istiyorum"
Oğlan kafasını çevirir, gözleri arabanın kadrajından diğer arabalara, ve binaların arasından zorlama bir ufka dalar gider.
Kız tedirgin olur. Nasıl yorumlayacağını bilemediği bu davranışa karşın, şüphe ağır basar ve gayri ihtiyari sorar:
"Yoksa mail kutunu da mı temizledin?"
"-Mal mıyım..."
Güven duygusu bulmak için şansını zorladığının farkında olmayan kız düşünür: mal mı, tabii ki temizledi.
Oğlan bozulmuş pozunu takınır. Suskunlukla geçen saniyelerden sonra,
"Bitanem, bana güvenmen lazım. Peki, nasıl istersen, al sana şifrem. 1234... Şu anda tüm ipler senin elinde. Bana güvenmen gerektiğini anladın mı artık?"
"..."
Bu hamle kızı şaşırtır. Gözleri bu defa sevinçten ve yapmış olduğu haksızlıktan ötürü utançla karışık mutlulukla dolar. Ne kadar da kötü günler yaşatmıştır güvensizlikle ilgili, ne kadar çok gözyaşı dökmüştür üzüntüsünden. Oysa karşısındaki gerçek aşkıdır. Hep olduğuna inandığı.
Oğlan sözlerine devam eder:
"Fakat prensesim, biz böyle insanlar değiliz. Gel, herşeye sıfırdan başlayalım, o maile girme. En azından bugün girme. Bak, istersen kesinlikle hemen kontrol edebilirsin. Fakat ben derim ki, bugün bakma. Bana güvenebileceğini bilmeni, hissetmeni istiyorum. Sen böylesine güvensiz, kontrolcü değilsin, değil mi bitanem?"
Kızın yüreğinin derinlerine dokunmuştur oğlan bu sözleriyle. Kızın özüne dokunmuştur.
Çok zor da olsa, bakmama kararını alır kız. Nasılsa elindedir şifre, belki de bu güveni hakediyordur oğlan..?
"Peki, peki. Canım acıyor, fakat bakmayacağım. Çünkü sana inandım, doğru. Seni seviyorum"
"Sana aşığım.."
Muhteşem 2 saat geçirirler. Birbirlerinden, gelecekten bahsederler. Umut doludurlar, gözler parlıyordur artık. Aşk doruğa çıkar.
---
Kız eve geldiğinde oğlan daha kendi evine giden yoldadır.
Gerçekten de önce ev işleriyle ilgilenir kız, bilgisayarı açmaz. Dolanır birkaç dakika. Kendisiyle mücadele eder. Ve sonra bilgisayarı açar. Mail sayfasına gider. Şifreyi dener.
"1234..."
"INVALID PASSWORD"
"??!!"
Tekrar dener.
"INVALID PASSWORD"
"INVALID PASSWORD"
"INVALID PASSWORD"
---
Kız, oğlanın neden "..bugün girme en azından.." dediğini anlar:
Kız bugün girmeyecek ve böylece şifrenin yanlış olduğunu anlamayacaktır.
Oğlan eve gidecek ve tüm diğer kadınlarla olan maillerini sildikten sonra, kıza uydurduğu şifreyi gerçek şifre yapacak ve böylece daha sonra belirsiz bir tarihte maile bakan kızın içi rahatlayacaktır.
Hem kız inandırılmış, hem dürüst bir imaj sergilenmiş, hem de diğer kadınları kaybetmeme durumu garantiye alınmış olacaktır. Mükemmel plan.
Oğlan sadece şunu düşünememiştir. Gözü yaşlı kız, kendisini sandığından çok daha fazla tanımakta, neyi ne için yaptığını çok daha net bilmektedir. Maile girmemesi gibi bir durum, gerçekten oğlan hakikaten buna layık olsa saygı duyacağı bir durumdur.
Oğlan kendisini hakikaten fazla akıllı sanmaktadır.
Hikayenin sonunda ne olur?
Kız, oğlan için sonsuza dek ortadan kaybolur.
---
Bu hikayeyi okuyunca, koptum resmen :) Bazı erkekler hakikaten kendilerini nimetten sayıyorlar. Bu yüzden seviyorum şu lafı:
"..geçmişte iyi hizmetleri de olsa, HAİNLER yalnızca İHANETleriyle anılırlar.."

02 Mart 2008 Pazar



3 aydır sağlıkla ilgili sıkıntılar çekiyorum. Fakat doktor gücünü o kadar yadsıyorum ki, çılgın gibi kendi kendimi iyileştirebileceğime odaklanıp, kendime farazi enerjiler veriyorum. Aslında insana kendisini iyi hissettiriyor fakat "acaba olacak mı olmayacak mı" kuşkusu, işe yarayacak bile olsa iyileştirici enerjiyi alıp götürüyor.




Tanıdığım çok güçlü biri var. Hayranlık duyuyorum, vücudundaki bütün ağrılar için "amaaaaan" deyip şen bir kahkaha patlatıyor!




Doktora direncim biraz kırıldı, ilaçları yutmaya başladım. Çakıl çikolata gibi :) Avuç avuç..


---


Kaplumbağalarımı ve onlara olan düşkünlüğümü cümle alem bilir. İşyerinde her gün güneş alabilirlerken, ben ayrılıp zamanımı evde geçirmeye başladığımdan beri çok da aydınlık sayılmayan odamda benimle birlikte ikamet ediyorlar. Doğal olarak, normalde her gün kendileriyle sohbet ederken artık pek edemiyorum, çünkü salonda yaşıyorum resmen. Hal böyle olunca bazen yem vermeyi unuttuğum oluyor.
Geçen gece çok fena rüyalar görüdm, kaplumbağalarımın olduğu. 3 tane akvaryumum varmış, içinde çil çil kaplumbağalar ölüyor. Acısını anlatamam, dayanamıyorum. Öyle stresle uyanıyorum ki rüyadan, gerçek sanıyorum.
Uyandığımda çok ciddi oturup düşündüm. Yemlerini 2 gündür vermiyordum. Ağızları yok, dilleri yok benimle nasıl iletişime geçecekler?
Kaplumbağaların kertenkeleler gibi mistik canlılar olduğunu düşünüyorum. Benimle bir şekilde telepati yoluyla iletişime geçiyorlar ve ortada bir sıkıntı olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Hatırlıyorum, ne zaman sularını değiştirmesem, onları ihmal etsem bu tarz rüyalar görüyorum.

Ben bu yazıyı yazarken üst kattaki işyerinden komik komik kadın sesi geldi. Ablam çok gaza gelmiş olmalı, oysa saat daha 17:52


21 Şubat 2008 Perşembe

Hah

Gece.. karanlık.

Yavaşça hareketlendim gökyüzüne doğru. Yükseldikçe gökyüzünü içime çektim, rüzgar elimden tuttu, sıkıca kavradım onu.

Şehrin üstünden uçmak zevk vermiyor eskisi kadar. Bu defa uzun otoyollar üzerinde uçtum. kenarda paslanmış yol tabelaları vardı. Ay yolumu aydınlatıyordu. Şehir geride kalmış, ışıklar küçülüyordu. Toprağın kokusunu alıyordum.

Yoluma kartallar çıktı, sohbet ettim. Bana dikkatli olmamı söylediler. İnsanlar için gece görmek zormuş. Pek çok öğüt verdiler, beni güldürdüler.Ben onlardan çok daha hızlı uçuyordum, bir süre sonra aradaki mesafe açıldı, yetişemediler.
Keyiflendim.

Alçalıyor, yükseliyordum. Havada parendeler atıyor, martı Jonathan kadar özgür, uçuş stilleri deniyordum. Yere 1cm kalacak kadar yatay uçuşa geçip sonra aniden yükseliyordum. Öyle zevkliydi ki.. Tadını çıkaracak kadar tecrübem var artık.

Zevkim, ilerideki devekuşlarını görene kadar sürdü. Ay, koca popolarını sallayarak koşmaları yok mu! Nasıl da komikler. İçimdeki hınzırlık beni onlara yaklaştırdı. Pıtı pıtı koşuyorlar. Bir de insana tepeden bakım beğenmeyen tipler, kibirli kibirli! Hırs yaptım, kesin geçeceğim onları.

Neyse efendim, yanına yaklaştım, hızlandıkça hızlanıyorum, hızlandıkça hızlanıyorum, ama devekuşunu geçmek ne mümkün! Bir de ben hırsla yanında uçmaya çalışırken kafamı "tak!tak!tak!" diye gagaladı! Ne yaptıysam fayda etmedi, geçemedim hayvanı. Kısık gözlerle bir yandan güldü, bir yandan koştu.
Moralim bozuldu.

Ben de sinirlenip uyandırdım kendimi. Hah, orada, o dünyada çitsiz- sınırsız alabildiğince koşmak kolay. Gelsin de sıkıştırdığımız hayvanat bahçesinden çıkıp koşsun şimdi.

Nıhıhahaha!

Devekuşu saatte 70km hızla koşar. Daha hızlı uçmayı öğrenmem gerekiyor.

20 Şubat 2008 Çarşamba

İhanet

"Geçmişte iyi şeyler de yapsalar hainler yalnızca ihanetleriyle anılırlar"

Tokat gibi sersemletici bir cümle.

16 Şubat 2008 Cumartesi

Depresyonun Nimetleri 1

Depresyonda olmak böyle birşeydir.

  • Evden çıkmak istemezsiniz.
  • Herşey batar. Genel bir isteksizlik çöker üzerinize.
  • Bilgisayarınız dünyanız olur. Dışarı çıkmadan takip edemediğiniz hayatı, internetten takip edersiniz. Parmaklarınızla ulaşabildiğiniz bilginin sınırı olmaz. Artık herkesin hayatının nette olduğunu görmek, sanal olmayan dünyanın gerekliliğini ortadan kaldırıyor gibidir.
  • Asla boş zamanınız olmaz. Yıllardır özlemini kurduğunuz hayatın uzaklığının koltuktan kitap raflarına kadar olduğunu keşfedersiniz. Şaşırtıcıdır.
  • Çalışmak istemezsiniz. Özgeçmiş dağıtıp dağıtmadığınızı soranlar, sizin gururla "iş aramıyorum" demenizi asla anlamadığı ve sözsüz de olsa bakışlarıyla yargıladığı için "iş arıyorum, ama bulamadım" şeklindeki cevabınızdan fazlasıyla tatmin olurlar. Ne de olsa yıllarca iş arayıp bulamayan mezunlarla doludur etraf. En azından belli düzeyde sempati bile toplamış olursunuz, kafanız rahattır.
  • Sabah saat 8'den öğleden sonra saat 4'e kadar oturduğunuz koltuktan hiç kalkmayabilirsiniz. İşlerin bir koltuktan nasıl idare edildiğini deneyimleme fırsatınız olmuş olur, patronları anlarsınız.
  • Reklam sektöründeki gelişme sizi büyüler. Ne kadar çok şey kaçırıyor olduğunuzu farkedersiniz.
  • Sevgiyi, aşkı, yalanı, dolanı, sağlığı, hastalığı ve insanlığı düşünmenizi sağlar. Okuduklarınız entelektüel ukalalığınızı cilalarken, herşeyi pekala oturarak da anladığınızı, ve herkesten daha iyi anladığınızı düşünmeye başlarsınız. Yalnız kalanlar bunu hep yapar. Her şeyi bildiklerini zannederler. Herşeyi bilirsiniz.
  • Yaşadığınız hayalkırıklıklarını düşünüp değerlendirirsiniz. Sadece ölümcül yaralar açan bir duygu olmaktan çıkıp, size yaşam hakkında fikir verirler.
  • ve en önemlisi, bir kere yaptığınız bir hatanın tekrarlanması ihtimalinin ne kadar aptalca olduğunu farkeder, bir takım pembe hayallerden kurtulursunuz.

10 Şubat 2008 Pazar

...


"(C)anlılarda ahenk (uyum, bütünlük) bozulduğunda tabiatta da bir dağılma baş gösterir ve acı (zafiyet) ortaya çıkar." ... "Sonra ahenk yeniden kurulup tabiata dönüldüğünde (tabiat eski yerine avdet ettiğinde) haz (sıhhat) dediğimiz şey meydana gelir. En önemli meseleler hakkında en az ve en kısa sözlerle ancak bu kadar söyleyebilirim" (Platon, Philebos, 31 d-e)

06 Şubat 2008 Çarşamba

And Oscar Goes to...Nowhere.


Ulak filmi.. Büyük beklentilerin, olumlu önyargıyla gidildiği halde büyük hayalkırıklığı yarattığı bir Çağan Irmak filmi.

İzlemediyseniz, bu yazıdan hiçbirşey anlamazsınız.

Fragman, sloganlar, yapılan ilk eleştiriler, hepsi "zaman ve mekandan bağımsız" bir film iddasında. Doğru, mekandan bağımsız, herhangi bir şehir, herhangi bir ülke yok. Hatta öyle ki, biri bir ağızla konuşuyor, diğeri farklı bir ağız ile cevap veriyor (bkn. Nevşehir-Kütahya ağzı)

Enfes makyajlar, kostümler hazırlanmış. Köy, kendi halinde, bağımsız. Dekor süper. Kamera geçişleri ve ses tonları, insanı kaliteli birşeylerle karşılacağı ümidini veriyor ve Çağan'ın filmi başlıyor.

Aman, bir film izledikten sonra damağımda ucuz bir tad kalmasından nefret ediyorum. Hayaletlerin dile geldiği filmin ilk yarısındaki o komik sahneye kadar, hakikaten heyecanla bekliyordum. Ama beş kişinin beyazlara bulanmış ve çok az silikleştirilerek (bari azıcık uğraşsalardı) ortaya çıkıp aynı ağızdan çok etkili olduğunu sandıkları cümleleri kötü bir senkronla tekrar etmeleri ne yazık ki tüm heyecanımı tatsız bir şaşkınlığa çevirdi. Sonuçta Türk filmidir, efekt kaygım olmamalı diye devam ettim izlemeye, senkronu da yok sayarak. Ardından 2. yarıda tüm gizem çözüldüğünde, aslında ortada ne tutarlı bir hikaye, ne masal, ne rivayet, ne hakikat olduğu ortaya çıktı. Ağır ifadelerle ağırca söylenen boş cümlelerden tutun da, basit oyunculuğa kadar, herşey BERBATtı. Amansız bir illete kapılıp ayakları tutmadığı ve arkadaşlarıyla koşup oynayamadığı için kendisini okumaya veren Ahmet'e gelen komik vahiy mi, yoksa yazdığı "kutsal" kitabı çoğaltırken "kitabın tamamını okumaya cesaret edemediği için" yazmayı yarım bırakıp ihanet eden 6.kişinin sebep saçmalığı mı daha akıldan uzaktı, karar veremedim. Zamanında hastalık geçirip sağlıklı şekilde iletişim kurmak nedir asla öğrenemeyen ve hasetle geçen ömrünün sıkıntılarını düşünmeye zamanı kalmasın diye kitap okurken sağlıklı insanlara diş bileyen her çocuğa vahiy gelse, durum vahim olurdu büyük ihtimalle. Bu insanlar dünyayı ne zannediyorlar Allah aşkına?

Diğeri de ucuz bir Yehuda göndermesiydi, ama filme sindirememişler mevzuyu, can sıkıcı.

Bu film nasıl bu kadar abartıldı, anlayamıyorum. Ucuz yapımların üstünü parlatıp yedirilmeye çalışılmasına, üzülüyorum.

Bir sahnede masalın kalanını hasta olduğu için dinleyemeyen ve kardeşinden ilgiyle anlatmasını bekleyen kız çocuğu yataktan öyle bir düşüyor ki, avuçları kan içinde, kollar iki yana açık, beden sopa gibi. İsa'nın burada işi ne?

Gereksiz bir film, çok gereksiz. Demedi demeyin.

Tek bir oscar var elimde, onu da büyük bir içtenlikle neredeyse oyunculuk yapmayıp kendilerine tekrar edilen her cümleye inanmış çocuk oyunculara verdim gitti.
Hoho'dan Ek: Masalcının çocuklara anlattığı hikaye aşırı şiddet içeriyor, bu mudur?

...


Simit arasına erimiş kaşar, iki bardak şekerli çay.
Biraz güneş, plansız bir sohbet.
Sabahın 8'inde bundan daha büyük bir mutluluk tanımıyorum.
---

28 Ocak 2008 Pazartesi

Tutunamayan

Yüreğimde kar gibisin,

Aşk..

İnce dalda tek gün durmazken,

Buzullarının erimesi mevsimler alıyor.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Tanrı'nın Senaryosu Heroes

Evrim.. Hastasıyız. Hem canavarlar, hem mutanlar, hem de her geçen gün yeni özelliklerini keşfettiğim yeni canlı türleri geliştiriyor, insan başlığı altında. İlginç olan, aslında kendi sonunu hazırladığı.
Heroes'un 2. sezonunu geçen sezondan daha az bir heyecanla izlemeyi sürdürüyorum. Geçen sezonda NewYork'un patlamasını ve milyonlarca insanın ölmesini durdurabilmişler, "kahramanlar" olmuşlardı. Üstelik geleceği resmedebilen ve çizdiği bütün tablolar gerçek olan Isaac Mendez patlamayı da resmettiği halde.
Bu noktada sevgili Hiro'nun birinci sezonda aşık olduğu bir kızı kurtarmak için geçmişe gittiği bölüm geliyor aklıma. Hiro kızın çalıştığı yere gidip kızın katillerce öldürülmesini, onu o anda orada kurtarak engellemişti. Fakat bu defa kızcağız beyin tümöründen ölmüştü. Hiro kaç defa kızı kurtardıysa da, "kader"in, yani o insanın ölme gerçeğinin önüne geçememişti. Peki. Bu sezonda ise, Hiro'nun babası Kaito Nakamura, intikam almak için şirket kurucularını teker teker öldüren Adam tarafından, binanın üst katından itilerek öldürülüyor. Hiro yine hüzünle o zamana dönüyor ve babayı kurtarmak istiyor. Baba, oğluyla yaptığı anlamlı konuşmanın sonunda eğer ölme zamanı geldiyse ölmesi gerekir düsturundan ölümüne engel olmamasını istiyor ve Hiro babayı ölüm zamanına geri götürüp ölmesine müdahale etmiyor. Bu da peki.
O zaman ilk sorum şu: NewYork'un patlamasıyla ölmesi gereken milyonlarca insanın yaşamasına pek muhterem Kader neden izin verdi? Sonuçta hayat için bir ya da 1 milyon insanın ölmesi kişi bazında aynı oranda ciddi. Kaito da aynı o diğer kız gibi bu sefer kaderin kendisine hazırladığı başka bir ölüm snaryosuyla ölecekti, Hiro onu kurtarsaydı.
Devam edelim.. Bu sezonda da yine NewYork'ta, bu defa virüs salgını yüzünden milyonlar ölecek. Ve bizim kahramanlar yine buna engel olmaya çalışıyor. Dizinin tutarlılığı açısından anlıyorum ki, kader bu ölmesi gereken milyonlar için gecikmiş bir ölüm senaryosunu devreye sokuyor. (Aynı Final Destination filmindeki mantıkla.) Ölmesi gereken herkes mutlaka ölecek.
İnsanı düşündürüyor... Kahramanlara kahraman özellikleri veren süper güçleri onlara bahşeden evrim, doğa. Yine bu insanları kullanarak, dünyadaki bozulan dengeyi sağlamak için, insanları azaltma yoluna gidiyor. (ilk sezonda soğurduğu güçlerle baş edemeyen peter'ın patlaması sonucu sıradan insanlar ölecekti, bu sezonda ise shanti adlı bir kızın -sıradan olmayan- kanının ürettiği bir virüsü yine süper gücü olan Adam'ın yayması sonucu ölecek insanlar)
Doğa evrimi kullanarak kendi eliyle başkalaştırdığı insanlar aracıyla, artık eskimeye başlayan evrimleşmemiş insanları ortadan kaldırıyor, yavaş yavaş. Milyon milyon. Amacı belki de tüm sıradan insanları ortadan kaldırıp, süper güçlere sahip süper bir ırk oluşturmak. Böylece gereksiz fazlalıklardan da kurtulmuş olacak..
Geçen gün kaliteli genlerin oluşumuyla ilgili bir arkadaşımla tartışıyordum. En kaliteli genlerin, birbirine en uzak ırkların birleşmesiyle oluşan melezlerde olduğunu konuştuk. Aynı ırktan gelen iki insanın çocuğunun, farklı ırksal kökeni olan insanların genlerinin çarpışmasıyla oluşan çocuktan çok daha güçsüz, savunma sisteminin çok daha zayıf, hastalıklarla başetme gücünün çok daha az olduğu bugün bilimsel bir gerçek. Melezler daha güzel, daha akıllı, daha güçlü, daha dayanıklı. İzlediğim bir belgeselde, A ırkından gelen bir insana kendi ırkından gelen 5 erkeğin ve bir de tamamen farklı ırktan gelen bir erkeğin ter kokuları koklatılıyor ve en arzu uyandıran kokunun hangisi olduğu soruluyor. Kadın kendi ırkından gelen erkeklerin kokusunu hiç çekici bulmazken, kendisinden tümüyle farklı genetik özelliklere sahip erkeğin kokusunu seçiyor.
Buradan şunu anlayabiliyoruz, doğa bizim kaliteli geni oluşturmamızı teşvik edici iç güdüler vermiş bize, demek ki en sağlıklı olanın yaşamasını istiyor. Mantıklı.
Ama bu mantık, biraz düşününce beni ürpertti. Tanrı dünyanın farklı noktalarında birbirinden tümüyle farklı genetik özelliklerde insanlar yaratmış. Sonra da bu insanların birbirleriyle temasa geçmesi için içgüdü vermiş. Demek ki planı zaman içerisinde en kaliteli genler oluşana kadar insanları birbirleriyle temas halinde bırakmak, ve ardından da -zamanla yaşlanıp bizler öleceğimize göre- dünyada mükemmel olan kendisine en yakın insan ırkının oluşması. Böylece ne ırksal savaşlar kalacak, ne katliamlar.
Tek bir "mükemmel ırk" tek bir sistem,
Dünyanın efendileri.
Heroes dizisi Tanrı'nın planını eğlenceli şekilde ele almış, bu açıdan bakıldığında orjinalliğini gözümde yitirmiş bir dizi.

12 Ocak 2008 Cumartesi

Fantastik Oyuncak


Konsere gidiyorduk. Yanımda şehirdışından arkadaşlarımla kardeşim de vardı. Oldukça kalabalık bir grup olarak, mekana doğru ilerlerken kardeşim kimseye belli etmeden elindeki kutuyu işaret etti bana. Şaşırarak baktım.

"-Bu o mu?"

"Abla inanamayacaksın, çok eğlenceli, gör bak"

Teyzemin yurt dışından getirdiği hediyelerin ne kadar ilginç, teknolojik ve eğlenceli olduğu konusunda bir şüphem yok zaten. Bu defaki hem Türkiye'de olmaması bakımından, hem de sistem olarak daha önce hiç karşılaşmadığım birşey. Bir alet, ve teyzem eğlenceli zamanlarda kullanalım diye özel olarak almış.

--

Mekana vardığımızda hakikaten inanılmaz kalabalıktı. Kimse kimseyi görmüyor, tanımıyor ama herkes herkesle sobet ediyordu. Bizim masa da hayli kalabalıktı. Kendimi bildim bileli boş muhabbetlerden sıkılmışımdır. Grup da daha kimseyi canlandıramamıştı çaldığı 2 parçayla. Aklıma hediyeyi kullanmak geldi. Kardeşim sırıtıyordu.

Esasen ben, kutunun içinden çıkan ve bilgisayarların içindeki harddisklerden daha büyük olmayan, iki parçadan oluşan aleti, ortasındaki deliğe bakarak, fosforlu ışıklar saçan değişik bir alet olarak düşünmüştüm. Kutuyu açarken tanımadığım bir kız yanıma gelerek ne olduğunu sordu.

"-Hoşunuza gidecek, bekle" dedim.

"Elektronik kimyasal mı?"

"?"

Evet.. Bir çeşit elektronik kimyasal. O anda, elimdeki oyuncağın elektronik titreşimler ve ışıklar yayarak kafa yapmaya yarayan bir alet olduğunu düşündüm. Kardeşim üzerinde kocaman 10'luk, 20'lik, 30'luk yazan ve 10'luğu kullanılmış olan, suda eriyen kalsiyum vitaminlerine bezeyen paketine sarılı 3 daire şeklinde birşey getirdi. Sarı, Turuncu, Mor renklerinde. 20'lik olan moru beğendim, paketinden sökerek aletin yuvarlak deliğine yerleşmesi gerektiğini düşündüğüm yere koydum. İnsanlar ayakta sıkılmış halde müziği dinliyorlardı, etrafta bunaltıcı bir hava vardı. İş sadece benim bir priz bulmama bakıyordu.

Oradaki görevli çocuklardan bir priz rica ettim. Onlar da elimdekinin ne olduğunu anlamamışlardı. Sadece kardeşim pis pis sırıtıyordu. Aleti prize taktım. Bir ucu usb, diğer ucu cep telefonu yatay şarjlarına benzeyen kabloyu açık uçlara taktım. Üzerindeki rakamları ayarlamak için tuşlara bastım. Aslında bilmiyordum, ne kadar zor olabilirdi..? Kardeşim birşeyler içmeye gitmişti.

Alet çalışmaya başladı. Fakat inanılmaz bir güçte usb girişini dışa itiyordu. Elimle tutmak, zorlamak zorunda kaldım. Hayli güç harcadım, kablo çıkmasın diye. Ve gözüm mor kalsiyum hapındaydı.

Derken herşey durdu. Ne aletin beni zorlaması, ne müzik, ne ayaktaki insanlar... Etrafıma baktım, herşey o anda öylece donmuştu. Bir tek ben ve yanımda bana yardımcı olan 2 görevli çocuk canlıydık. Kardeşim bile gittiği yerde donmuştu. Aletin üzerindeki rakamlara baktım.

"1:59, 1:58, 1:57..."

Şaşkın şaşkın birbirimize baktık. Birşeyler olacağını tahmin ediyordum ama..zamanın duracağını da yuh artık...

zaman...durdurmak..

!!!

Teyze, canım teyzem! Bize öyle birşey getirmiş ki! Zamanı durduruyor! Bu yeni nesil oyuncaklardan olmalı. Şimdi anlıyorum 10'luk 20'lik ne demek. 2 dakikadan 10 tanelik, 3 dakikadan 10 tanelik, 1 dakikadan 10 tanelik zamanı durdurma kullanımları. Biz 2 dakikalık olanı kullanıyoruz. Ve her defasında biraz eriyor. Son kullanımda eriyip tamamen bitecek. Hem yeni öğrendiğim "elektronik kimyasl" da değilmiş, pek sevindim.

Yanımdaki çocuklarla ne yapsak diye bakıştık. 2 dakikamız vardı, istediğimiz herşeyi yapabilirdik. İçten içe süre bitse ve bu muhteşem keşfi arkadaşlarımla paylaşsam diye geçiriyordum. Onlara anlatıp, zamanı hep birlikte durdurup, kimbilir 2 dakikalara neler sığdıracaktık.

---

Süre bitti, herşey kaldığı yerden devam etmeye başladı. Kimse -kardeşim bile- aleti çalıştırdığımızın farkında değildi. Hemen ona bunu kullandığımızı ve neler olduğunu söyledim, diğerlerini topladım. Nasılsa 2'likten daha dokuz hakkımız var. Onlar da en az benim kadar heyecanla karşıladılar bu oyuncağı. Herkes biraz saygıyla biraz heyecanla olacakları bekliyordu. Eh, sahibi ben olduğum için sözsüz bir hiyerarşi oluşmuş ve grubun için de beni tavana oturtmuştu. Kıçım da tavandaydı, keyfim de. Kabloları tekrar özenle yerleştirmeye başladım...





"-Kızıııım, uyan. Sabah oldu."

"hı..?"

"-Yavrum kalk, ben çıkıyorum, uyan.."


Ne..?!! Yine mi rüya..

poff..


Zaman'la lgili dedim ne Allah aşkına ?



--------------------------------------------------

11 Ocak 2008 Cuma

Konuşmayı Özlemişim..

Bugün itibariyle neredeyse 10-15 gündür işe gitmiyorum. İşten ayrıldım. Rahat rahat düşünecek çok zamanı olması nefis birşey insan için. Bir de geç uyanabilmek tabii. Kafamda uçuşan şeyler var.

İlki, "rölantide kalmak" üzerine. Daha önce ev işleri yapmanın insan zihnini -ve hayatını- sürekli zinde tutan bir mekanizma gibi işlediğini bilmezdim. Bir arkadaşım; Edmond Dantes, sorunun önce aileyle yaşamak olduğunu, eğer yalnız yaşarsam belli temel gereksinimler için ev işi yapmak zorunda kalacağımı ve bunun da beni bir nebze hayata ilişkin düşünebilecek hale getirdiğini söyledi. Öyle ya, ne yemek, ne temizlik, ne düzen sorunu olur aileyle yaşarken. Oysa bunları benim yapmam gerekse, hep "rutin" diye karaladığım o düzen beni kendi içinde belki de kendimi gerçekleştirmeye kadar varabilecek bir dilime sokar. Çalışırken bile rölantide olmadığımı söyleyen arkadaşımın sözlerini düşündüm, işten ayrıldım. Uzun saatler boyu evde keyif çattım, yarım bıraktığım kitaplarıma döndüm. Ev işleriyle ilgilendim. İnanılmaz haklı..

İkincisi, yaratıcılık üzerine.

Üretim tuhaf birşey. Herkes herkesten etkileniyor, bu çok tuhaf. Besin kaynağı bir obje, bir kitap, bir insan olabiliyor. Kategorisiz zaman dilimleri boyunca kendisinden beslendiğimi düşündüğüm kimi insanların eserlerine baktığımda,

07 Ocak 2008 Pazartesi

Yap, Boz



(????)

İlk defa yapbozun bütün parçaları önümde, kucağımda. Rnkli ve renksiz parçaları ayırmak lazım.

Beni bazen sadece beni aslında tanımadığını sandığım insanların tanıdığını düşünmeye başladım.

Bozulmaktan sıkıldım...

04 Ocak 2008 Cuma



Birkaç zamandır sürekli ağlıyorum. Sürekli. Çıkış kalmamış gibi, bir labirentte tüm çıkışları bilmeme rağmen hiçbirini seçemiyor olmak gibi. Canımın parçalanması gibi. Parçalanmış bir canı toparlıyamıyor olmak gibi, her bir zerreye dokunduğumda tekrar ölmek gibi.

Yılbaşında teyzemin hediye ettiği kolye alerji yaptı, hatır hutur kaşınıyorum.

Evde tembellik yapmak öyle zevkli ki.

Kar düştü sonunda, Ankara'ya. Her yer bembeyaz.

Sakinleşiyorum.

23 Aralık 2007 Pazar

Döngüm

şopen



Heroes
Oregon Çayı
Shopenhauer "Okumak Yazmak Yaşam Üzerine"
Click Click
Photoshop
The Adventures of Christine
4400
Reklamlar
Msn
Flickr
Heroes
Shopenhauer "Hayatın Anlamı"
Oregon Çayı
Elektra
Bloglar

18 Aralık 2007 Salı

Kısa..

Anlatmak istediğim çok şey var ama, fazla public oldu bu blog. Yavaş yavaş soğumaya başladım.
Kısa kısa:
* Saçlarım Kızıl kestane oldu. Hızlı kabuk değiştiriyorum.
* Victor E. Frankl'ın çok ilginç bir adam olduğunu düşünüyorum. "Duyulmayan Anlam Çığlığı, Psikoterapi ve Hümanizm" adlı bir kitabını okuyorum. Hayatta anlamlı bir amacımız olmadığı için mutsuz bireyler olduğundan bahsediyor. Ünlü bir psikiyatrist, bilim adamı. "Nevrotiğin maskesini düşüren" Freud'dan kişisel davet almış ve makaleleri yayınlanmış. Nazi kamplarında yaşam savaşı vermiş. Teorileri ilginç, inceleyin.
*Bir evlilik haberi aldım. Bir aya kadar kokusu çıkar.
*Yakında şehir dışına çıkma planlarım var. Belki de sonsuza kadar sadece 1 ve 0 olarak kalacağım, çoğumuz için.
**Kazın ayağı.
(**içimden geldi)



17 Aralık 2007 Pazartesi

Değişim çok tuhaf bir şey. Hep hayatımı sıfırlamaktan bahsediyordum ya… Galiba bu defa oluyor bu. Önce işimi, sonra evimi. Bunu başarmak üzereyim.

Beyaz Melek filmini mahsun’un inanılmaz –şaşırtıcı performansıyla izledikten sonra yatakta anneme sarılarak ve ağlayarak “annecim seni hiçbir zaman terk etmeyeceğim, evlendiğimde bile” deyişimi hatırlıyorum. Bir yandan da kendimle kalma ihtiyacım var.

Bu arada o film kesinlikle genelkurmay destekli. Amerika’da belli dönemlerde Pentagon toplumdaki bazı değerleri manipule etmek için –isa’nın çilesi’nde olduğu gibi- senaryo dağıtıyorsa, bu da türk usulü senaryo dağıtma. Bunun için de kökeninde “Anadolu Çocuğu” olduğunu bağıran ve halkın sevgisini kazanmış birini seçmişler Mahsun –Mel Gibson gibi. Kuzey Irak, operasyon, Kürtler, Kürtçe, aile bağları vs… Güzel güzel.

Biz de yedik.

Yedik hakikaten.

14 Aralık 2007 Cuma

Bişeyler yapmaya başladım.. Dün Fındıkkıran Balesine gittim. Gece boyu Çaykovski dinlemek çok iyi geldi. Yerimiz en öndeydi.

Mistik bir sokakta başladı yolculuğumuz.. Sahne, dekor, nefisti..

05 Aralık 2007 Çarşamba

Portakalım Sıkıldı

Türkiye’deyiz, fakat Almanya. Bugündeyiz, ama 1950ler.
Sadece ufak bir grup kişiyiz. Askerler her tarafta ve içimize casuslar yerleştirmişler. Kaçmamız, saklanmamız lazım. Evlerin bahçelerinden geçip, sokaklarda görünmeden ilerlememiz lazım. Bizi her an biri ispiyonlayabilir.
Sıradan davranmaya çalışıyoruz. Hava karanlık. Bir eve zorla girdik, içeridekileri etkisiz hale getirdik. Hükümete karşıyız, “bir çeşit” anarşistiz. Öğretimizin fikirsel alt yapısını tartışıyoruz. Sonraki adımların neler olacağını, “ne yapacağımızı” planlamaya çalışıyoruz. Hepimiz biraz ürktük, az daha yakalanıyorduk.
Kapı çalıyor.
“knock knock, knock knock knock!”
Kapının çalınma şiddeti artıyor, kanımızın çekildiğini hissediyoruz.
Ben gergince kapıya yaklaşıyorum, gözümü deliğe yaklaştırıyorum. İki kadın var. Biri anahtarlarını çıkarmaya çalışıyor. İçeri giremesin diye olanca gücümle kapıya yaslanıyorum, fakat gücüm yetmiyor ve kapı açılıyor.
Bizim gibi davranıyor, bizden biri gibi. Ama gözlerindeki ölçülü kuşku beni rahatsız etti. Tuhaf bir şekilde susuyor. Hepimiz onları izliyoruz. Evin gerçek sahiplerini bağlamışız, biraz da hırpalamışız. Fırlattığımız köşeden inleme sesleri geliyor, ağlamaya bile korkuyorlar ağızlarından salyayla karışık kan kusarken. İlgilenmiyoruz bile. Odağımız kadınlar. Bir tuhaflık var.
Müdahale etmem gerekiyor, kışkırtıcı bir soru yöneltiyorum siyah saçlı olana. Yemi yutuyor ve yüksek sesle itirazlarına başlıyor. Kadının bıkbıklarına siren sesi eşlik ediyor. Bizi ispiyonlamış orospu.
Suratına –mecburen- sağlam bi yumruk patlatıp balkona yöneliyorum. Çıkış bulmamız lazım, az sonra etrafta bir sürü beyinsiz asker olacak ve ben yorgunum. Grubum beni takip ediyor.
Balkondan duvara tutunup, arka bahçeye atlayıveriyoruz. Çimle örtülü eğimli bir bahçe bu. Nadasa bırakmışlar sanki, ikiye bölmüşler alanı. Neyse, herkes yukarı tırmanıyor. Ama arkada annem kalmış!!

Off anne, burada da mı yaa.
Uyanıyorum kardeşim, uyanıyorum! Bu kadar da canına dokunulmaz ki insanın.
Homur homur..


Hamiş: Bir daha Otomatik Portakal'ı yatmadan önce okumayacağım.

02 Aralık 2007 Pazar

Gül Kokulu İnci



Uzun zamandır teknik imkansızlıklar nedeniyle bastırdığım bir güdümü serbest bıraktım pazar günü. Bir güne neler sığdırabildiğine şaşıyor insan.
--
Anneanneme gittim. Kupon biriktirmiş gazetenin birinden, benden almamı rica etmişti. Vefasızlığımın öyle doruklarındayım ki, kadıncağız 2 haftadır beni bekliyor. Bırakın "Nasılsın" diye ziyaret etmeyi, telefonla bile aramamışım, aylardır. Kötüyüm, çook.
Onu görüp, sarılıp, o yıkansa bile üzerinden asla çıkmadığını bildiğim mis gül kokusunu içime çekerek kucakladığımda kendimden nefret ettim. Sitemli de olsa sevgi dolu o bakışlarla beni "Gel bakalım hayırsız!" diye karşıladı. 87 yaşında, yapayalnız. "Kimseye yük olmamak" diye bir anlayış geliştirmiş, 3 çocuğuyla da oturmuyor. Dedemin vefatından sonra hayata müthiş sabrıyla devam ediyor. Her bayram, tansiyon şeker demiyor, envai çeşit yemek hazırlayıp -öksüz doyuran şiddettinde- bizimle geçireceği 4-5 saate hazırlanıyor. Aylar öncesinden hangi toruna kaç lira vereceğini hesaplamış, harçlıklarını ayırmış bile. Sabahtan bekliyor; ev kalabalıklaşsın, herkesi ağırlasın, dinlemese bile gürültü olsun evde.
Ama, her defasında kimse öğleden sonra 1'den önce gelemiyor. Şehir, iş, hayat nasıl çöktüyse üzerimize, uyanamıyoruz. Bayramın anlamı bizim için el öpmekten ve akrabalarla geçirilen 180dakikadan fazla bir anlam taşımadığından, onu ne kadar kırdığımızı anlayamıyoruz. Belki dudağının kenarındaki mahzun kıvrımı görünce hafif bir vicdan dalgası geliyor, ve geçiyor. Bayramın ondaki anlamını asla kavrayamayacağız.
Yılbaşlarında ise, neredeyse 1 haftalık yemek hazırlıyor, tek başına. Ocağın başında beklerken başının ne kadar döndüğünü, tansiyonu düştüğünde ocağın altını kapamayı unutmamak için nasıl zorla ayağa kalkmaya çalıştığını, kendisine hep "aa Hicri hiçbirşeyin yok, huysuz yaşlılar gibi kendini salıverme güçlüsün" telkinlerinde bulunduğunu bize asla söylemiyor. Eski kültürde yetişmiş o, bizim gibi en ufak sızıyı dağlar haline getirip anlatmak ayıp, çok ayıp. Şimdi ayakta ya, iyi ya, ya da iyi görünüyor ya en azından, herşey yolunda olmalı. Kimseyi üzmeye hakkı yok.
Ve ben beni 5 yaşıma kadar büyüten, her bayram yeni cicilerimi giydiren, çocukluğumun mutlu mesut geçmesini sağlayan, bana o eski kültürü verip, özümden şaşmama engel olan bir adap geliştiren bu kadını neredeyse hiç aramıyorum!
O benim canım, canımın ta içi!
Böyle bir canavara ne zaman dönüştüm?
Ne zamandır hayatımdaki değerleri itip kendimi soyutlayıp, yarı saydam bir perde çekmişim hayata?
Aman Allah'ım.
Hala hayattayken, benim canımken, ona ulaşabiliyor, dokunabiliyor, sarılabiliyorken, ne büyük bir manyaklık yapıyorum...
Anneannem, seni çok seviyorum.
İnci torunun.
Hamiş: İlk ve tek kız torunuyum, beni hep incim benim, güzel kızım diye sever... Esas kendisi bir inci. Hayatımda görüğüm en büyük, en parlak, en değerli, Gül kokulu incim.

29 Kasım 2007 Perşembe

Virtus Öldü.

Yaşını doldurmamıştı daha. Kendimi özdeşleştirdiğim, dişi kaplumbağa yavrusu. Hayatıma giren en anlamlı hediyelerden biriydi. Ben de bir güzellik yapıp ona eş almıştım; Achilleus.

Ben gibiydi virtus. Achill'le ilişkilerinde hep ben gibi davranıyordu.

Ölümü sarstı, çok üzüldüm, anlatamam. Bahçede kendisine güzel bir anıt mezar yaptım. Minik beyaz taşlarla, şu dünyada son kez kaplayacağı avuç kadar yeri çevreledim. Ağladım, çok ağladım.

Hayatta bazı şeylerin çok sembolik olduğunu düşünüyorum. Örneğin sevgiliniz bir çiçek alır, siz kavga ettikçe solar ama sevginiz yaşadıkça asla ölmez. Herkes yaşamaz der, o yaşar, ayrılsanız bile. Ne zaman ki içinizde bazı şeyler biter, o da ölür.
Nesneler, canlılar, onlara yüklediğimiz anlamlar sayesinde varlar. Anlam kaybolunca, onlar da kayboluyorlar.

Gilda/Morris (older version)

Morris uyuyordu.

Gilda odaya girdiğinde asimetrik kollar ve bacaklarıyla, savaşta tek elinde bıçak diğer elinde şarap şişesiyle dövüşen, yıkılmış bir şarapçıya bezeyen morris'in düzensiz nefes alış verişlerini ilgiyle dinlemeye koyuldu. Gözlerinin en masum hali kapalı haliydi. Gilda dudaklarında sessiz bir gülümsemeyle morrise öpücük yolladıktan sonra odayı inceledi.

Dağınık yerleştirilmiş kitaplar, dolu kül tablası, karalanmış birkaç kağıt. Üstü lekeli halının üstünde kirli bir bluz ve kırışık bir pantolon. Bilgisayar kapalı. (Gizliliğine hassasiyet gösteren bir adamın bilgisayarı nasıl açık olsun ki). Klavyenin kenarına kül kaçmış ve pek umursanmamış. Raflarda akademik hayattan miras kitaplar. Nihayet sigara paketi, yanında anahtar.

Morris hırıltılı bir nefes alarak arkasını döndü. Gilda onun yüzünü göremiyordu artık. Uyandığında sinirini yatıştırsın diye çay koymayı düşündü ve ses çıkarmamaya çalışarak kapıya hamle yaptı. Fincancı katırlarını ürkütmeden odadan parmak uçlarına basarak çıkarken, Morris'İn cep telefonlarını gördü. Şeytan dürter.

Gilda'nın sol adımı havada kaldı, kararsızlıkla düşünmeye başladı. İçindeki şeytanla mücadele ediyordu. İlk defa morrisin telefonuna dokunma şansı vardı. İlk defa Morris'in sözleri dışında, Morris'le ilgili, hayatındaki diğer kadınlarla ilgili bilimsel bir bilgiye ulaşabilirdi. Kalp atışları hızlanmaya başladı. Morris bundan önce Gilda'nın bilgisayarını sabaha kadar didik didik etmemiş miydi, kendisinin haberi yokken? O da kanıtlara ulaşmak istemiş ve 8 saat durmaksızın özel dosyalarını okumamış mıydı? Üstelik bir şey bulamamış, kucağında bilgisayar, yüzünde utançlı bir kızarıklıkla Gilda'ya teslim etmemiş miydi bilgisayarı? Büyük hayal kırıklığıydı Gilda için. Çok ağlamıştı. Hayatında böyle bir şey düşünmemiş, kimsenin özel eşyalarını didiklememişti. Özel alanlara saygı duyma konusunda hassaslığı gelmiş geçmiş en medeni noktada olmasına rağmen şeytana yenilerek, elini telefona attı Gilda. Büyük ve hınzır bir heyecan dalgası şimdiden yüzüne vurmaya başlamıştı.--

Gilda'yla Morris'in ilişkisi her zaman kötüydü. Birbirlerini kaybetme korkusu hiçbir zaman birbirlerini tam olarak yaşamalarına izin vermemiş, kafalarındaki kimlikleri birbirlerine giydirerek o kimliklere aşık olmuşlardı. Yürütemiyorlar, ama asla vazgeçemiyorlardı. Bu duruma ilk uyanan morris'ti. İlişkinin ilk aylarından itibaren sürekli sorun çıkarıyor, olur olmaz meseleleri sonunda ayrılık cümleleri söylenecek noktaya taşıyordu. Sürekli Gilda'nın kendisini terk edip etmeyeceğini anlamaya çalışıyor, Gilda'yı ilişkiye bağlamak yerine uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ona göre her kadın terk ederdi. Gilda bir kadındı, Gilda da terk ederdi. Fakat Gilda'daki öz, onun çözebileceğinden çok daha "fazla"ydı. Bu nedenle hem çılgıncasına güven duyuyor, hem de her fırsatta canını yakarak onu test ediyordu. Her şeyin farkında olmasına rağmen, durduramıyordu kendisini. Gilda piyangodan çıkmış bir ödül gibiydi. Hayatının atışıydı onu tavlamış olmak, ve Gilda ondaki özü de görüyordu. Morris düşünüyordu, kendisini görmeyi başarabilecek kaç kişi tanıyabilirdi bu hayatta?

Gilda odadan çıkarak banyoya gitti, kapıyı sıkıca kapattı. Heyecandan ışığı yakmak aklına bile gelmemişti, telefonun ışığı kendisine yetiyor ve artıyordu. Mesajlar menüsüne girdi önce. Yukarıdan aşağıya tarih sırasıyla diziliydi mesajlar. İsimlere baktı. "gilda, gilda, gilda.." kendisinin attığı mesajları görünce, rahatlar gibi oldu. Eğer o telefonda karşılaşacaklarını önceden bilme fırsatı olsaydı, Gilda bu ilişkiye hiç başlamazdı, ya da kendisini bu kadar kaptırmazdı. Kendisiyle ilgili ciddi sorgulamalara girişeceği, özgüven sorunu yaşayacağı, tehlikeli ve dengesiz bir dönem başlamak üzereydi.

Gilda ilk yabancı kadın adıyla karşılaştı. "Merceu"

Merakla mesajı açtı.

"Hayatım, ben şimdi çıkıyorum, sen arkadaşlarının yanında olacağın için seni aramayacağım. Ama eve geldiğimde seni aramak istiyorum bitanem. Seni seviyorum" SENİ SEVİYORUM!, diye tekrarladı Gilda.

Diğer isim. "Gilmore"

"yaşadığımız sorunları bir kenara bırakıp bu hayatı seninle yaşamak istiyorum. Bunun için elimden geleni yapacağım." !!!

Başka bir kadın. "Suzan""Seni çok özledim. Eve dönmüşsün. Beni ara."

Gilda, hayatının en büyük örsünü kafatasının üstünde hissetti. Kocaman demir ve paslı örs tepeden hızla başına düşmüş, onu banyo seramiklerine yapıştırmıştı. Birkaç sn önce uzayda yer kaplayan bedeni ve ruhu o an hiçbir şey oluverdi. Çizgifilm karakterlerinin aniden puff diye kaybolabilmesini hatırladı, onlardan hiçbir farkı yoktu o an. Sara hastası gibi titreme nöbetine tutuldu. Gözleri yaşa boğuldu, mesajlara devam etmek istemesine rağmen, nefes alamamaya başladığını farketti ve nefesi boğazına düğümlendi. Hiç. Gilda koskoca bir hiç'ti. Sıfır bile bir şeydir, hiç, sadece hiçtir. Gilda, gözleri dolu dolu, nefes alamayan bir HİÇti sadece. Nefes almayı aklına getiremeden, okumaya devam etti. Yaşamdaki tek önceliği, Morris'in; hiçbir zaman bilmediği ve telefon olmasa bilme şansının olmadığı hayatına ilişkin bilgi almaktı. 5 kadar farklı kadından, çeşitli aşk ve sevgi cümleleriyle dolu mesajlar. Arada kendisininkiler. Ama arada. Hepsi aynı tarzda, aşk ve sevgi dolu. Yaşanan bir ilişkinin yaşanma sürecine dair bilgiler taşıyan mesajlar… Bir tane mesaj vardı ki, Gilda o mesajı okumamış olsaydı, bir daha nefes alamayabilirdi. Aklına gelmiyordu nefes almak. Ama bu diğerlerinden farklıydı. Farklı bir paylaşımdan haber veriyordu.Morris'in cüret etmeyeceğini sandığı bir alan. "Köprücük kemiğimde nefesini hissetmek istiyorum.."

Bacakları atın tek ve en önemli hazinesidir. Atlar eğer bacaklarından yaralanırlarsa, atın ölüm kararının verilmesine kadar gidebilecek bir süreç başlar. Atın dizi; uyuşturma malzemeleri kullanılamayan özel bir bölgedir ve buraya işlem yapılırken at tüm acıyı canlı canlı hisseder. Derisi soyulurken, dikiş atılırken, kurşun yemişse kurşunu çıkarırken, at acıdan neredeyse bir insan gibi ağlar. Bunun için operasyon sırasında at bacağındaki acıyı hissetmesin diye, özel, minyatür bir mengeneyle atın bir kulağı sıkıştırılmaya başlanır. Kulağının acısına odaklanan at, bacağın acısını hissedemez hale gelir. At ayağının sakat olduğunu fark etmez. Bu önemlidir.

Gilda, bu son mesajla birlikte nefes almaya başladı. Bu sonuncusu öyle büyük, öyle beklenmedik bir mesajdı ki, diğerlerinin acısını unutup, kalakaldı. Morris'e gelen bu mesaj, Gilda'nın kulağını sıkıştırmış, ezmiş, parçalamıştı. Geçirdikleri 3 aylık ayrılık süreci boyunca ara ara görüşmüşler, barışmışlar ve tekrar ayrılmışlardı. Morris, Gilda'nın hayatından çıkmasıyla oluşan boşlukta tutunacak bir dal arıyor olabilirdi ve Gilda bunu kabul etmeyecek kadar gaddar da değildi. Kendisi kimseye yaklaşamamış olsa da, Morris nihayetinde ilkel bir erkekti, bunu kabullenebilirdi. Ama sex, her şeyi değiştirir. Başka bir beden, bir kadın bedeni, ve o kadın bedenine duyulan özlemle gerçekleştirilen kutsal tapınma eylemi. Kadının titremesiyle son bulan, neslin devamı için seçilen kadına gurur yaşatan, erkeğin boşalması. Bunun için o kadını "ödüllendirmesi".

Kabul edilemez.

20 Kasım 2007 Salı

Bye Bye Hepiniz..

Bye bye love
Bye bye happiness
Hello loneliness
I think I'm-a gonna cry-y
Bye bye love, bye bye sweet caress
Hello emptiness
I feel like I could di-ie
Bye bye my love goodby-eye
There goes my baby with-a someone new
She sure looks happy, I sure am blue
She was my baby till he stepped in
Goodbye to romance that might have been
Bye bye loveBye bye happiness
Hello lonelinessI think I'm-a gonna cry-y
Bye bye love, bye bye sweet caress
Hello emptiness
I feel like I could di-ie
Bye bye my love goodby-eye
I'm-a through with romance
I'm a-through with love
I'm through with a-countin' the stars above
And here's the reason that I'm so free
My lovin' baby is through with me
Bye bye loveBye bye happiness
Hello loneliness
I think I'm-a gonna cry-y
Bye bye love, bye bye sweet caress
Hello emptinessI feel like I could di-ie

Bye bye my love goodby-eye
Bye bye my love goodby-eye
Bye bye my love goodby-eye
Bye bye my love goodby-eye

19 Kasım 2007 Pazartesi

Sıfırlanan Hayat

Herşeyi sıfırlamak elimde mi?

işimi değiştirebilirim,
evimi değiştirebilirim,
arkadaşlarımı, yaşadığım şehri..
Bunu yapabilirim.

Ama anılarımı sıfırlayamıyorum.

Ölsem diyorum, bazen.
Varlığım ne ki, yokluğum ne olsun.

--
Kendime not: Birşey nasıl başlarsa öyle devam eder.

09 Kasım 2007 Cuma

Hamiş: Yarın Doğum günüm.
Gülse dün akşam yine girdi rüyama.
Kocaman gözlerine kocaman makyaj yapmıştı. Yine birşeyler anlatıyordu heyecanlı heyecanlı. Bu kadın beni öldürecek.
Rahat bırak beni Gülse.

08 Kasım 2007 Perşembe

Gülse Birsel.
Dün geceki rüya konuğum Gülse’ydi. Bizim evin mutfağındaydık sanki, değişik komik şeyler anlatıyordu ve beni güldürüyordu. 3-4 kişiydik. Gülse bana bakıyor, nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyordu. Ben de hafif tebessümle onu dinliyordum ve nasıl biri olduğuma ilişkin bir ipucu vermiyordum. Sonra bir şey söyledi ve ben bir espri patlattım. Gülse yerlere yattı ve bu defa sadece benimle ilgilenmeye başladı.
Yasemin adlı bir karakteri canlandıracakmış tv’de yeni bir dizide. Hamile bir kız olan yasemin hakkında konuşmak istiyordu sürekli. Ben başka şeylerden bahsederken konuyu yasemin karakterine getiriyor ve görüşlerimi alıp karakteri şekillendirmeye çalışıyordu. Bundan sıkıldım ve onu yüzledim. “-Yasemin karakterini çok iyi oynamak istiyorsun, değil mi?”
Biraz utandı ve tüm o şirinliğiyle “-evet” dedi. “yasemin eksiksiz olmalı..bu yüzden ondan bahsetsek..?”
Biraz pofurdayarak, biraz da gülerek Yasemin hakkındaki fikirlerimi almasına izin verdim.
--
Gülse çok tatlı, zeki bir kadın. Akşam hakikaten beni güldürdü ve tebessümle uyanmamı sağladı, kendisine teşekkür ediyorum.

07 Kasım 2007 Çarşamba

Daha önce gördüğüm rüyaları tekrar görmeye bayılıyorum. Dün akşam uzun zamandır rüyalarımda görüşemediğimiz canım ciğerim bir arkadaşımla karşılaştım. Adı seçil. Çocukluğumda da zaman zaman birlikte rüya serüvenlerimiz olmuştur kendisiyle. Bir nevi çocukluk arkadaşım. Çok iyi anlaştığımız için birbirimizin rüyasına girmeyi tercih ediyoruz.
Dün akşam daha önce birlikte atlattığımız bir serüveni tekrar yaşamak istemişiz ki, kendimi o heyecanlı rüyanın içinde buluverdim.
Etraf zombilerle dolu. Bir kapı var, açılması için gizemi çözmemiz gerekiyor. Etrafta bizim gibi gizemi çözmeye çalışan insanlar var. Mümkün olduğunca hızlı olmak zorundayız.
Seçil’le sarılıp aynı rüyada buluşabildiğimiz için çok sevindik. İkimiz de bunu daha önce gördüğümüzü biliyorduk. O yüzden eskisi gibi hızla davranıp kapıyı açmalıydık.
Adams ailesinin olduğu hissini yaratan kapıyı çaldık. Ürkütücü bir sesle çaldı. Ardından dış ses bize bilmece tekerlemeyi söylerken ben –daha önce çözmüş olduğum için- hemen demirlerin kalkmasını bekleyip ilerideki odaya girdim. Odayı talan ettim ve baltayı buldum. Baltayı kapıp diğer odaya fırladım. Orada kafes içinde bir güvercin vardı. Güvercinin kafesten çıkıp, baltayla oyuk açtığım tahta duvardan uçması gerektiğini hatırlıyordum ama kafesten nasıl çıkardığımı bir türlü hatırlayamıyordum. Canım sıkılmıştı, başkaları da yaklaşıyordu. Seçil bağırdı:
“-kapının dışındaki küçük kutuyu patlat!”
Tomb raider daki minik kutulardan biriydi karşımdaki. Hemen baltayla onu da patlattım. Kafesteki kuş şişti, şişti, kafesin demirleri pof diye patlayıverdi. Bizim güvercin tahta duvardaki oyuktan gökyüzüne havalandığında, görevim tamamlanmış olduğu için sevinçten zıplamaya başladım. Seçilin hemen yanıma gelmesi gerekiyordu. O da koşarak geldi ve bize esas kapı açıldı, sonra başka kimsenin girmemesi için kapandı.
--
Rüyaya hükmetme olayına bayılıyorum. Benim rüya evrenimde gücümün sınırları, warcrafttaki büyücüleri kat kat aşıyor. Belki de bu yüzden oyunlar çok fazla kesmiyor beni. Yoğunlaştığımda elimin tek hareketiyle nesneleri hareket ettirebiliyor, görünmez güç kalkanları oluşturabiliyor, yaklaşmakta olan her türlü şeyi dokunmadan durdurabiliyor ve gerektiğinde uçabiliyorum. İnsanlar yaratıldığında, henüz saf halimizdeyken böyle özelliklerimizin olduğuna inanıyorum. Bu özelliklerimizi keşfedemeden hırslar ve kötü duygularla kirlendik ve bu saf güçlerimizi geliştiremeden kaybettik. Dünyanın çeşitli yerlerinde hayatlarını aydınlanmaya vermiş çeşitli insanların bize inanılmaz gelen hikayelerini duyduğumuzda hissettiğimiz hayranlık duygusu da buradan geliyor. Aslında mümkün güçler olduğunu biliyoruz, fakat sonradan öğrenilmişlik bize bunun mümkün olmadığı gerçeğini dayatıyor. Biz de üzerinde durmuyoruz.
--
Bu yeni kapıdan geçtiğimizde deniz gibi bir şeyle karşılaştık. Etrafta gümüş sörfçüye benzeyen ama hayli şişman hayalet zombiler vardı. Genel olarak eğleniyordum. Bir tanesine su moleküllerinden hayali bir bomba yapıp gönderdim. Ay çok eğlendim. Öyle yüze yüze sabah oldu, zombilerle günü ağarttık…

E şimdi selen naapsın oyunu, filmi, atraksiyonu… Kendi egemenliğinde realtime oyunları “yaşıyor” zaten

02 Kasım 2007 Cuma

Rüyamda 2 güvercin ve bir serçe gördüm. bizim evin içine girmişler. Başlarda yakalamaya çalışıyorum gelmiyorlardı. Sonraları baktım güvercinin biri kaçmıyor, elime aldım, güzel güzel sevdim. Farkettim ki güvercin hamileymiş.
Serçe de uçup durdu. Salonumuzun köşesini kendilerine yuva ilan etmişler. Anneme diyorum ki, benim içine ojelerimi koydğum minik sepeti bu güvercinler ve yavruları için hazırlayalım. Annem de onaylıyor, çok mutlu oluyorum.

24 Ekim 2007 Çarşamba


Her sabah, işe gitmek için yataktan kalkmakla kalkmamak arasında bir çelişki yaşıyorum. "Bugün gitmeyeyim. Niye gidiyorum ki? İş bir hapisanedir zaten. Bana ne kattı şimdiye kadar? Neyimi besledi? Yok, yok gitmeyeceğim bugün.."

Gözlerimi açmadan kendimi kandırmaya çalışmam, rahat rahat 15dk sürüyor. Okul zamanından kalma bir keyfiyet, ya da özgürlük. O zamanlar da bedeli vardı, ama böylesine ağır değildi. Derse gitmeyecek olsam yerime birini bulup imza attırırım ve ders notlarını birinden bulurum. ve sabah kimseyle mücadele etmek zorunda kalmadan uykumu alırım.
Fakat çalıştığınız zaman pek böyle yürümüyor işler. gitmeyeceksem sabahtan arayıp haber vermem, geçerli mazeretler bulmam vs vs gerekir. İğrenç üstüne iğrenç.
Yine de gitmek istemiyorum her sabah.
Göz kapaklarım küflü mahzenin kapıları gibi gıcırdayarak ağır ağır açılır gibi olduğunda, gözbebeğim isteksizce telefonun saatine kayıyor. "Hala 7dk var..."
Sineğin kanadından yağ çıkartırcasına sömürdüğüm saniyeler ve dakikalar en mutlu diyarım oluyor. An duygusundan sıyrıldığım anlar. Olmak istediğim yerde olduğum, at koşturduğum, herşeyin benim hayalgücüm ve keyfime bağlı olduğu..
Derken Acme örslerinden, üzerinde "mecburiyet" yazılı olanı başıma düşüyor. Bundan bir yıl önce yazdığım bir sabah uyanışında yine örslerden bahsetmiştim. Çünkü inanmasanız da gerçekten düşüyor.
Uyanıyorum. Kısır bir gün başlıyor.
**
Birinden uzak kaldığınızda o kişiyle paylaşabileceklerinizin düşlerinde kaybolup özlemle ağlarken, tekrar kavuştuğunuzda o düşlerin esamesinin bile okunmaması çok ilginç. Fotoğraf makinem olmadığında her baktığım yerde parmaklarımdan oluşturduğum kadraja sığdırabildiklerimden heyecanlanıp, elime makineyi aldığımda çekecek bir şey bulamamam gibi birşey. Sanırım insanın kendi kendisini Challenge etmesiyle ilgili bir tatmin. "ohooo neler yapardım eğer şöyle olsaydı böyle olsaydı" filan.

Kaçmaya çalışıyorum.

Ama aslında işten değil. Kendimden. Koca bir günün ağırlığıyla mücadele etmek istemiyorum. Düşünmekten, şüphelenmekten, kendimi bilerek ve baştan kabullenerek soktuğum kısır döngülü düşüncelerden bunaldım. Her sabah. Her sabah aynı diyalog. Ve hala rutinleşmedi.

Minik karıncalar geziyor beynimin içinde. Gıdıklanıyorum bazen.
Son zamanlarda öyle çok, karmaşık, tuhaf şeyler yaşadım ki.
Asla olmaz sandığım şeyler oldu bitti.

Şiştim, şiştim.. patlayamadım. Canım sıkıldı, ağladım. Herşeyi kendimden çıkarmak gibi bir sorunum var.

Ama saçlarımı kızıla boyattım! Bunu iyi birşey olarak söylüyorum.
Yakın zamanda fotoğraf ekleyeceğim.
Son zamanlarda öyle çok, karmaşık, tuhaf şeyler yaşadım ki.

Asla olmaz sandığım şeyler oldu bitti.

Şiştim, şiştim.. patlayamadım. Canım sıkıldı, ağladım. Herşeyi kendimden çıkarmak gibi bir sorunum var.

Ama saçlarımı kızıla boyattım! Bunu iyi birşey olarak söylüyorum. Sarışınken birden ağır bir kızıl üzerimde teyet durmadı.

23 Ekim 2007 Salı

Yakala Güneşini

Sunny diye bir içecek var. Geçmişte "sunny güldürür" sloganıyla başarısız bir reklam kapmanyası yürütmüştü. O zaman da komik diye hoşuma gitmişti, ama yeni reklamını gördüğümde Çarpıldım.
Çünkü ben eskiden doğa olaylarını kontrol edebildiğimi düşünürdüm.
Bu şarkı da hayatımın fon müziği olsun.


Sunny, yesterday my life was filled with rain.
Sunny, you smiled at me and really eased the pain.
The dark days are gone, and the bright days are here,
My sunny one shines so sincere.Sunny one so true,
I love you.
Sunny, thank you for the sunshine bouquet.
Sunny, thank you for the love you brought my way.
You gave to me your all and all.Now I feel ten feet tall.
Sunny one so true, I love you.
Sunny, thank you for the truth you let me see.
Sunny, thank you for the facts from a to c.
My life was torn like a windblown sand,
And the rock was formed when you held my hand.
Sunny one so true, I love you.
SunnySunny, thank you for the smile upon your face.
Sunny, thank you for the gleam that shows its grace.Y
oure my spark of natures fire,
Youre my sweet complete desire.Sunny one so true, I love you.
Sunny, yesterday my life was filled with rain.
Sunny, you smiled at me and really eased the pain.
The dark days are gone, and the bright days are here,
My sunny one shines so sincere.
Sunny one so true,
I love you.I love you.I love you.I love you.I love you.I love you.I love you.

22 Ekim 2007 Pazartesi

Sigara Enayiliği

Hep yıkım, hep yıkım getiriyor beklentiler insana. Ne yıkıma aşığım, ne beklentiye. Ne nefesim kaldı, ne ciğerim.
Sigara da sıçtı ağzıma.
"-24 yaşında sigaraya başlamış biri olarak, kusura bakma ama çok enayi geliyorsun bana." dedi bir arkadaşım. Lise 1'de, özentilikten başlamış.. Birşeylere özenme yaım geçtiğinden, neden başladığımı anlayamıyor.
"-Cildin de soluklaşmaya başladı, farkında mısın?"
Şaşırdım. Yumruk gibi indi beynime bu cümle. Asli olduğunu sandığım şeylerle boğuşurken, gerçekten asli olanları harcıyorum. Hemen aynaya baktım.
"Yok canım.. Aynı işte."
"-Gözünün altı böyle miydi?" (Hafif başlayan karaltılardan bahsediyor) "Ya tenin? Sen beyaz tenlisin, herşey cildinden çıkar. Yüzündeki pembelik gitmiş. Sen kendine ne yaptığını zannediyorsun??"
3 aydır sigara içiyorum. Yeni içiciler gibi ürkek ürkek değil, tiryakiler gibi, her zehir zerresini içime çekerek, doya doya içiyorum. Hayatımda daha önce hiç içmemiştim.
Bırakmayı düşünmüyorum.
İlk sigarada başım dönüyor, o an varsa sinirim, anında "donuyor". Tüm duygularım donuyor. Düşünmeye başlıyorum.
Gözyaşımı donduruyor.
Düşünüyorum.
---

Rüyamda Atatürk'ü gördüm.
"Paşam, nasıl oldu, anlatın" dedim. Cumhurbaşkanlığının önünde yürüyorduk.
"480 senesiydi, yanlış biliyorsunuz" dedi.
"Kaç kişiydiniz?" dedim.
"10" dedi.
"Atam, anlatın ne olur" dedim.
Anlattı. Ama hatırlamıyorum.
"Yarın gece tekrar gelin" dedim.
Söz verdi.

18 Ekim 2007 Perşembe

Poh Poh


Hayatında hiçbir şey için sahip olduğu potansiyelin tamamını kullanmamış bir insan, sahip olduğunu sandığı şeyin sınırı hakkında sadece kendi çıkarımlarına mahkum olmak zorundadır sanırım.

Ne demek istiyorum?

Şunu.

Ben hayatımda hiçbirşey için kendimi verimli kullanmadım. Üniversite sınavına hazırlanmadım. Dersaneye gittim, ama sadece gittim. Bugün çevremden duyduğum "günde en az 5 saat" muhabbetim hiç olmadı. 50dk, belki. Neşeme göre.

Hiçbir erkek içini "ne yapabilirim benim olması için" noktasında düşünmedim. Hep akışına bıraktım. Ben bendim. Zorlamadım.

İşe girdim. Ama hiç iş aramadım. Gittiğim ilk iş görüşmesinde işe alındım. . .


Bu şu demek. Hiç gerçekten tehdit altında hissetmemişim kendimi. Birşey-siz kalma korkusu beni hiç yakalamamış. Zaten hırslı bir insan değilim. Fani şeyler bunlar diyerek geçiyorum. Kenimi, neler yapabileceğimi hiç sınamadım. Meşhur "potansiyelim" hakkında bilimsel bir verim yok. Uğraştım ve başaramadım dediğim hiçbirşeyim olmadı.

Düşününce, belki de uğraşıp başaramamış olmak daha ağır gelirdi, çalışmamaya kaçtım. Bunu ancak Tanrı bilir.


Ama hayatımda ilk defa birşey için çok ciddi mücadele verdim. Önceki yazılarımda beynimi patlama noktasına getiren olasılık hesaplarından bahsetmiştim. Bütün bunlar, odanklandığım konuyla ilgili.

Tehdit altında olmayı deneyimledi bünyem. Tüm vücudum, alarma geçti. Her hücremle düşünmeye başladım. Bir bağlantı diğerini, bir düşünce diğerini çekti. İlk defa odaklandım, düşündüm uzun uzun. Düşünmediğimi sandığım zamanlarda bile zihnimin arka planında çalışmaya devam ediyordu veri işleme süreci. İşledi, işledi.

İşledikçe düşünce tembelliği yaptığım zamanlardan kalma paslar atıldı, zihnim ışıldamaya başladı. Birçok şeyi görmeye başladım.

O noktada kendimden korkuyorum. Almak istediğim ve inanılmaz şekilde ulaştığım bilgi beni mutlu etmiyor. Bilginin mutlu etme gibi bir misyonu yok elbette. Ama sanırım ben öyle ummuşum. Keşifler her zaman eğlencelidir zannetmişim. Her zaman değil-miş.


Artık hiçbirşeyden korkmuyorum. Evey'in atıldığı sahte hapisanede, onun gibi saçlarım traş edildi sanki. Beni ben yaptığını sandığım ilk ilüyondan böyle kurtuldum. Nefes alamadım. Soğuk, taş bir odada, korktuğum zaman ısınmamı sağlayan düşlerimi azad ettim.




Bu Beyinde Sıkıyönetim İlan Edilmiştir- On Guard!

Son zamanlarda fotoğraf çekme tutkusu beni yine ele geçirdi. Şu an çekemiyorum, çünkü makinem yok. Geçen sene sattım. Şuan ise çıldırmış gibi fotoğraf çekmek istiyorum.
---

İnsanlardan etkileniyorum. Hem olumlu hem olumsuz olarak. Birinin çektiği acıyı derinden hissedebiliyor, buna hayli üzülüyorum. Kendimi yok yere mi üzüyorum? Yaşanan duygular hiçbir zaman "yok yere" yaşanmaz..

Tuhaf şekilde, sevdiklerimi bir gün kaybetme korkusu geldi, buldu beni. Şu aralar bırakın klasikleri, normal kitapları okumayı kaldırmayan beynimi tv dizileri izleyerek "boşaltmaya" çalışıyorum. Fakat aslında iyi gelmiyor. Dün Yaprak Dökümünü izlerken, ağla, ağla, öldüm. Çok acıklı bir sahne yoktu aslında. Ama beni sonunda rahatlatan bir kurgusu da yok.

Roma döneminde yaşayıp birkaç trgedya izlemenin bana çok daha fazla yarayacağına karar verdim. İnsana yarayan kurgu kesinlikle o şekilde olmalı. Başlarken herşey tanıdık gelmeli, komik unsurlarla kişiler tanıtılmalı, sonra olaylara entrikalar girmeli, tansiyon yükselirken insan ruhunu beslemeli, ağlatmalı, düğümlenmeli, ve sonunda tam yüreği kaldırmama noktasına dayandığında insan, çözüme kavuşturularak tekrar gevşemesi sağlanmalı. Mutlu sonlarla oyun bitmeli, umutlar aşılanmalı, zorluklar karşısında dayanmanın insana mutluluğu getireceği mesajı verilmeli...Erdemler yüceltilmeli, ruhlar dingineştirilmeli.
Diziler ise sürekli düğümlüyor düğümlüyor, erdem yozlaşıyor, umut tüketiliyor.. Tükenmiş karakterlerle devam ediyor olaylar. Gevşeyemiyorum bir türlü. Tam bir sevgi gösterisi görüp rahatlarken, birbirlerine sarılmış çiftin bir tanesinin gözündeki abartılı "seni ne güzel uyutuyorum" bakışıyla karşılaşıyor, tekrar tetiğe geçiyorum.

Kafam çok çalışıyor, aşırı. Bir milyon olasılık aynı anda geçiyor süzgeçten, en muhtemellerinin, muhtemel kombinasyonları o saniyede sıraya diziliyor. Görüş alanım büyük bir ekransa, karmakarışık tablodaki 1 piksellik (evet, 1 piksel,yalın) tuhaflık ihtimali beynimin rejim kuvvetlerince affedilmiyor, yakalanıyor. Hemen yeni kombinasyonlar hesaplanıyor. Odaklandığım konuyla ilgili beynimde sıkıyönetim ilan edilmiş. Kendilerine bu kadar mükemmel çalıştıkları için teşekkür borçluyum. Ama işlemci yanmak üzere. Yanan diğer şeylerin yanında.

Kafam çok çalışıyor, aşırı. Ama yok yere şeyler için. Keşke bu konsantrasyonu istediğim konularla ilgli de koruyabilsem.

Belki de haklıdır..? Tv izleyeceğime oturup İlyada'yı okumalıyım.

----

09 Ekim 2007 Salı

What If..

“What if”; olgular üstüne kafa yoran insan için aşırı tehlikeli bir kurgu. Beraberinde getirdiği olasılıklar evreni, birkaç tanesini düşünmeye başladığınızda dahi insanı paranoyak birine çevirmeye yetecek kadar çılgınca. “Ya böyle olmasaydı da…şöyle olsaydı..?”

Bazen paranoyak insanların kafası çalışan yegâne insanlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir “what if..” değilse bir diğeri mutlaka gerçeği 12’den vuruyor. Hangisinin “olan” hangisinin paranoya olduğunu ayıramamak da, zavallı insanın zayıf özelliği.

Sandığımız kadar iyi değiliz.

Sandığımız kadar akıllı değiliz.

Sandığımız kadar kuvvetli, değiliz.

Bu olasılıklar evrenindeki pek çok ihtimali aynı anda aklına getirebilen insanlara, sanatçı diyoruz.

Sanatçı paranoyak, huzursuz, sorunlu kimsedir.

Her paranoyak, sorunlu, huzursuz kimse sanatçı değildir.

Huzursuzluk her zaman gözle görülür alana yansımak zorunda değildir. Paranoyak insanların alnında yazmaz, kamufle olmuş olabilirler. Sorun, her zaman kendine siyah rengini seçmez, ifade edilmek için.

Uğurböceği hastalandığında kırmızısının tonu açılır.

Ruhum uğurböceği misali, hastalanınca rengi nicedir?

Algı Mağarası-Oyun

Tam önlerinde, ciddi bir uçurum vardı. Mağaranın nem kokusu, basık duvarlardaki sarkıtlardan damlayan tek tük iyonize olmuş buhar damlaları ve birkaç adım ileride karşılarına birdenbire çıkan ciddi bir uçurum.

Gilda, duygularını ifade edebilecek kelimeler bulamıyordu. Büyük bir labirent-mağaraydı bu, görsel algıyı yanıltmakta dünya üzerinde varolamayacak gelişmişliğe sahip, bubi tuzaklarıyla dolu.

Bubi=Aptal. Aptallar için hazırlanmış tuzaklara sadece aptallar düşer. 5 saattir içerideydiler, fakat beş yıl geçmiş gibi yorgundular.

Mağara- labirent, insan algılarıyla oynamaktan zevk alan bir çeşit yaşam formu gibi hareket eden, bir yoldan giderken birden duvarları silikleştirerek farklı seçimler yapmanızı gerektiren yollar çıkaran, bir anda dev bir kütlenin altında kalma tehlikesiyle yüzleştiren ve o anda yaşanan korkudan beslenen, iradeye sahip bir canlı gibiydi. Tehlike gerçek de olabilir, tamamen algısal bir yanılgı da. Mağara insanı okuyordu. Onun duygularını, seçimlerini “izliyordu”. Mantık vs duygu. Mağara bu çatışmadan adeta zevk alıyordu. Ve buna göre karşısına tuzaklar çıkarıyordu..

Bubi tuzakları.

“Aptallar için hazırlanmış tuzaklara sadece aptallar düşer” diye mırıldandı Gilda.

Buradan çıkabilirdi.

Uçurum bir illüzyon olabilir. Karşısına çıkan her tuzağı mantıklı şekilde görüp ilüzyonu fark etmesine rağmen, daha henüz “dur” noktasında iken, tam dur kararını vermeyi düşündüğünde devreye duyguları giriyordu. Ve illüzyon o noktada onun için gerçeğe dönüşüyordu. Eğer uçuruma inanırsa gerçek olabilir mi?

Aynı anda girmişlerdi buraya. Bir anda. Güvenebilecekleri bir tek birbirleri vardı.

Morris’e inanmak isteme duygusu, mantığı delik deşik eden kör balta. Ve bir de.. gizliden gizliye içeriye yerleşen ve filizlenen örtük sevgi.

Bu kaçıncı bubi tuzağıydı yakalanmak üzere olduğu?

“Bak, merdiven var”, dedi Morris.

Baktı.

“Hangi merdiven?”

“Önünde duran merdiveni görmüyor musun?”

Morris’in gözlerine baktı.

Her zaman masum, her zaman kaçamak bir giz taşıyordu o renkli gözler. Morris, kendini yok etme pahasına, sırf oyundan zevk aldığı için ona “bubi” muamelesi yapabilirdi. Karşısındakinin yanarken nasıl çığlık attığını duyarak kendini güçlü hissetmek için ateşe itebilirdi. Bir “can” sahibi olma ve o can üzerinde insiyatif kullanma hakkı bakımından eşit yaratılmış insanlar arasında kimin kimden üstünlüğü var? Ama eğer bir eşit diğer bir eşit can üzerinde onu temelden sarsabilecek bir etki sağlayabiliyorsa, bu eşitliği bozup “üstün” sıfatıyla ödüllendirilir. Onun canını yakabilmiş olma durumu, ve hatta onun canını “sonlandırabilme inisiyatifinin” gücü, sınırsız bir ihtirasla insanı çeker. Kendini kendine ispat etme yolu olarak bu “can alma” rolünü seçen insan, aynı zamanda kendini Tanrı’ya eş koşmuş, kudret bakımından denklik kurarak üstün benliğini beslemiştir. Huzur, sadece bu ispat oyununda varoluşsal bir gereksinime dönüşebilir. Oyun, canlı türünün kurgulama ihtiyacını giderebileceği tek yöntem. Kişi rol dağıtacak, senaryo yazacak ve yazdığı senaryoyu diğerlerine zorunlu dayatma yöntemiyle, kurgusal başlayan rolleri gerçekleştirecek. Kendini gerçekleştirecek. Büyük bir hırs.

Artık gerçek, sadece sezgilerden oluşan dengesiz bir tahterevalliden ibaretti. Tahtanın hangi ucunun “gerçeğe” basacağını Tanrı bilirdi. Gilda'nın, kendisine yalan söylendiğinde nükseden o kararsız tedirginlik hissi parmak uçlarına kadar indi, vücudu iyice gerildi.

“Orada merdiven yok…”

“Hmm.. Öyle mi dersin?”

“…”

Morris gözlerini kıstı.

Bir çeşit basınç kafatasına hücum etti.

Bir Tanrı olarak yücelmişken, hangi kuluydu bu; onun sözlerini inkar edebilme cüretini gösteren?? Sahnedeki oyuncular birden işi bırakma hakkına sahip değiller! Yazmış olduğu senaryoyu eleştirme hakkı oyuncuların değil, yazarındır! Nasıl, yani bir isyan mı bu? Morris’in kimyası hareketlendi. Bir reddediş, onun gücünü? Kim, kim bu güç oyununda kendisine meydan okuyan, sistemi bozup, büründüğü ve iyiden iyiye inanmaya başladığı egemen rolüne tehdit getirebilen?

Yumruklarını sıktı, elleri gücünü emen bir paratonermiş gibi, akışı durdurmak için.

(…devamı yarın.)

06 Ekim 2007 Cumartesi

Hayatın Fotoğrafı


Hayat böylesine karmaşık, bir o kadar da renkli bir yer..


Hayatın ortasına gelmeden, insanın kendisine iyi geleni seçebileceğini ve ortam-şartlar-insanlar-aileler-kültür-tabular-gelenekler ne dayatırsa dayatsın, onun peşinden koşabileceğini farketmiş olması çok önemli. Sorumluluk sahibi insanlara ve -ması gerekenleri yerine getiren insanlara büyük saygım var. Ama carpe diem bugün demek, şu an demek. Bir filmdeki gaza getirici bir anlamdan çok daha fazlası.

Filmi izlerken begenip alkışlayan, fakat aklına yatsa dahi, oradaki fikri hayata geçirme gücünü kendinde bulamayarak hayatına kalıplar içinde devam eden insanları.. ne yaptıklarını düşünmeleri için düşünmeye çağırıyorum. Hayat ne çok dikkate alınacak, ne de ipin ucu salınacak kadar hafife alınacak birşey.

Şurası kesin ki, sahip olduğumuz en şımarık, en bilge, en eğlenceli, en hüzünlü şey.

Kısacası herşey.

Ben bunun tadını çıkarmayı düşünüyorum.


Geçmiş günü beyhude yere yad etme

Bir gelmemiş an için de feryad etme

Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep

Eğlenmene bak ömrünü berbad etme

Niceleri geldi, neler istediler,

Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.

Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?

O gidenler de hep senin gibiydiler !

...Dünya da ne var kendine dert eyleyecek

Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek

Zümrüt çayır üstünde sefa sür iki gün

Zira senin üstünde de otlar bitecek..


Ömer HAYYAM

05 Ekim 2007 Cuma

Çakra Kartlarındaki Fahişe Tapınağı


Açık günce haline gelmekten ne zaman vazgeçti sevgili blogum? Hatırlamıyorum bile. Ama yazmayı, hem de öylesine, aktığı gibi, beynimden geçtiği düzlükte yazmayı çok özledim.

Bugünlerde ilgiç şeylerle uraşma hevesim yeniden baş gösterdi ve kendimi arkadaşımdan "aura kartları" ödünç alırken buldum. Önceleri hermetik çalışmalarıma tarot kartları alarak başlamak istiyordum fakat tarot için en az 4 yıl dualarla vesairelerle zihni ve bedeni terbiye etmek gerekiyormuş. Çünkü enerji alışverişi çok fazla olduğundan, yola korumasız çıkarsanız, kaza yapma olasılığınız da artıyor. Buna sizi ele geçirmeye çalışan farklı canlı enerjilerden tutun da, sizi hasta edecek kadar enerjinizi kaybetme olasılığınız da dahil.
Bu nedenle "Çakra Aura Kartları" çok daha -modern tabirle light- hafif ve tam bana göreydi. Destede hatırladığım kadarıyla 128 (ya da daha fazla) kart var ve hepsinde değişik bir renk ve semboller var. Ayrıca altlarında mesajlar yazıyor. Çakraların rengi ve enerjisine göre düzenlendiği söylenen edilen bu kartlar ve mesajlar, yoğunlaşıp sizin ihtiyacınız olan yanıtları bulmanızda size ilham vereceği ve "sağaltıcı" olarak kullanılabileceği iddasındalar. Oldukça hoş bence!
Yatağın üstüne oturdum, birkaç dakika kalp atışlarımı dinlemeye çalıştım. Kafamdan öyle çok sabit fikir aynı anda geçiyor ki, farklı şeyler düşünmek bir yana, çok elzemleri bile düşünemiyorum bu aralar. Birkaç dakika bile olsa sakin sakin hiçbirşey düşünmemek çok iyi geldi. Malum, karışık bir dönemdeyim.( Hiçbir zaman çok sakin dediğim bir dönemim olmaması da ironik tabi..)
Desteyi yarım ay şeklinde yüzleri kapalı şekilde dizdim. sağ elimi hepsinin üstünde yavaş yavaş dolaştırdım.
İşte beni bulan ilk kart:























"Kadınlığımı sevgiyle kabul ediyorum"
Hmm..
Bir derdim olduğunu hatırlamıyorum kadınlığımla. Acaba saçıma tırnağıma daha çok mu dikkat etmem gerekiyordu?
peh..

SIra ikinci kartta:























"Bedenimin bana sunabileceği tüm cismani mutluluklar içinde bilinçli bir şekilde ve şükran duyarak zevk alıyorum"

Hmm..
Bu kart beni düşüncelere itiyor.

Çünkü daha çocukluk yıllarımı atlatır atlatmaz bedenin erdemsel gelişmede beni ne kadar ve nasıl ileriye taşıyabileceği üzerinde düşünmeye başlamış, tao ile başlayan kitaplara düşmüştüm. Yıllar sonra böyle bir mesajla karşılaşmak, acaba bıraktığım yerden öğrenmeye devam etmem gerektiğini mi işaret ediyor?...
VE son kart:


Nihayet, sağaltımla ilgili bir kart denk geldi.
Bu kart gayet açık, ve seriyi bütünledi. Şimdi mesaj gayet açık.
Çok eski zamanlarda, tapınaklar, kutsal fahişelerle dolu kutsal yerlermiş. Bu kadınlar öyle saf beslenir ve manevi olarak da öyle temiz olurlarmış ki, bu kadınların vajina sularının bazı hastalıklara iyi geldiğine bile inanılırmış. Nasıl ermişler üflerken "nefes" kullanıyorsa, bu kadınlar da "kadınlıklarını" kullanıyorlarmış. Saflıklarını meditasyona, okült ilimlerde ilerlemişliklerine, beslenmelerine ve kalplerinin temizliğine borçluymuşlar.
Kartlar bana 1-kadınlığımı gelişmişlik yolunda kullanmak için gelişmemi 2- bunun için önce bedenimle ilgili keşiflerde bulunmaya devam etmemi 3- bu şekilde dünyaya iyileştirici enerjiler yayabileceğimi söylüyor.
:) Sevindirik oldum.
kihkih..

27 Eylül 2007 Perşembe

Cengiz Bey, Kadınlar Gerçekten Sever

Cengiz Semercioğlu Hürriyet'in Kelebek ekinde bugünkü yazısında Emre Altuğ'un Çağla Şıkel'le çıkmaya başladığında hakkında "tek gecelik ilişki diye görüyordum" lafına Çağla'nın bozulması gerektiğini, Ayşe Arman'ın dünkü yazısında kadınların affediciliğinin gerçek bir durum olmadığını savunmuş ve kadınlara sormuş. Bir kadın hakaret yediğinde bunu ömrü boyunca unutmaz mı diye.

http://kelebek.hurriyet.com.tr/yazarlar/7369136.asp?yazarid=105

İşte Cevabım:
Kadınlar tuhaftır Cengiz Bey. Tanrı vergisi mi bilinmez, hisli yaratılmışız. İçimizde öyle bir sevgi arayışı var ki.. Belki parçalanmış ailelerimizin, ya da parçalanmayan ama mükemmel olmayı başaramayan ailelerimizin sevgi eksikliğiyle yürüyen ilişkilerinden mirastır bize, belki de sevginin en yüce değer olduğunu yaradılışta içimizde -biliçaltı düzeyinde- hissettiğimiz içindir. Ne olursa olsun, bizi besleyen şey, sadece sevgidir.
Öyle hastalıklı birşey ki bu, eğer gerçekten seversek, gerçekten; sevdiğimiz adamdan hakaret yediğimizde canımızdan can kopar. Bizi "kendi gerçeğimize yakınlaştırabileceğine" inanıp bağlandığımız adam, varlığımızı değersizleştirip, özel olduğumuzu bir zamanlar hissettirdiği benliğimizi sıradanlaştırıyordur. Bunun ağırlığını duyumsayabiliyor musunuz? Parçalamıştır artık, nasıl tekrar affedelim, değil mi?
Ama öyle olmuyor işte.
İçimizdeki, bizi böylesine sevgiye iten güç, değerli bir şeyle karşılaştığında aynı ölçüde onarıcı, kendini yenileyiverici oluyor. Burada değerli olan, sevdiğimiz adam. Bizi keyfiyetle parçalarken gözünü kırpmayan adam, sadece bir mahzun bakışla dahi geri döndüğünde içimiz eriyor, hep o istediğimiz "sevgi dolu adam" karşımızda bitiveriyor. Canımız yandığı için gözlerimiz doluyor, fakat ona arkasını dönüp gitmesini mi söyleyelim? Muhtemel tüm paylaşımların önünü kesip, densizce ettiği laflar yüzünden kadınlık gururu pelerinimizi takıp, o kişi için görünmez mi olalım?
Hayır, Cengiz Bey, biz kadınız.
Bu öyle büyük bir gerçeklik ki...
Kadınlığımızla, ve doğuştan getirdiğimiz sevgi dolu bağışlayıcı benliğimizle barışmamız zaman alıyor belki, hatta bazılarımız "güçlü" olmanın erkek gibi davranmak olduğunu bir savunma mekanizması haline getirip hiç barışamıyor kadınlığıyla, ama bir defa kendimizi anladıktan sonra, içimizdeki sonsuz sevgiyle bir defa barıştıktan sonra, malesef, erkeğimizi affediyoruz.
Kadın hakları savunucuları tarafından erkekleri kadına hakaret etmeyi meşrulaştırdığım savıyla afaroz edilebilirim, farkındayım, hem de çocukluktan genliğe geçiş dönemlerimde feminist argumanların Nancy Fraser'ların ateşli savunucusu olarak ortalarda dolaştığım halde, evet, duygularımı yadsımamayı öğrendim.
Bundan sonraki hayatımda hakaretleri kabul edeceğimi, ya da "ne yaparsa yapsın" mantığıyla hareket eden erkeğimin her yaptığına ezikçe boyun edeceğimi söylemiyorum kesinlikle. Elbette ki bende yarattığı tahribatın bedelini, mutsuzluğumla yaşayacak, heyecanımı baltalamış olmak durumuyla yüzleşip beni "tam" yaşayamayarak ödeyecek.
Ama kadın affetmez değil, affeder diyorum.
Ha, Çağla Hatun Emre Delikanlıyı böyle bir aşkla seviyor mu bilinmez. Bunlar medyatik işler, ne kadarı gerçek hiç belli olmaz. Dilerim Çağla da kendiyle barışabilmiş bir kadındır. Emre de bunun kıymetini bilir.

İyi çalışmalar,

Sevgiler...

11 Eylül 2007 Salı

Salgın

Virtus çok hasta.. Yemeden içmeden kesildi. Bugün göz damlasıyla merhem aldım. Onu öyle gördükçe içim parçalanıyor.

05 Eylül 2007 Çarşamba

..

:)


04 Eylül 2007 Salı

Psychedelic

Herkese günaydın.
Sabahın en köründe, gözümü açtığım anda bir arkadaşın gönderdiği, bana fraktal movie gibi görünen hayli ilginç bir videoyu izlemenizi tavsiye ediyorum.

Kutsal, Günah ve Gece



Körlerle sağırların birbirini ağırladığı ortamlardan öyle sıkılmışım ki, ilk defa nefes aldığımı hissediyorum. İnsan kendisini hiçbir zaman kapamamalı, çevremde insan olduğunu “fark ediyorum” Şimdiye kadar kimse yaklaşamasın diye çektiğim çitlerden atlayanlar olmuş, ve tatlarını almam için saatlerce,senelerce çiğnemem de gerekmiyor. Çoktan konsantre hale gelmişler, insanlar böyleler!

Dün akşam kutsal alkole methiyeler düzmek istedim. Bir süredir kapalı mekanlara tepkisel yaklaşıyorum. Evde zaten duramıyorum, durup aynı şeyler hakkında düşünmek ise beni bir çarkın içinde boğmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor.


Gece mi?

Ahh…Müzik kulağımda değil beynimin içinde çalıyor. Bir kalabalık var, herkesin gözlerinin içi parlıyor. O parlaklık öyle şahane ki, gözlerinden çıkıp bana kadar ulaşıyor, tüm bedenimi kurdele gibi sarıp sarmalıyor. Soğurmak istiyorum. Güven duygusu. İyi ki çıkmışım. Dudaklarımla müziğe eşlik ediyorum. Neyi söylüyorum Tanrı bilir. Sohbetler, hayret verici eğlenceli yaklaşımlar.. nasıl yapıldığını unuttuğum lezzetli kahkahalar atıyorum, uzun zamandan sonra ilk defa.

Fakat hafiften rahatsızım. Gözlerim etrafta usulca bir şey arıyor. Bir eksiklik var.

Masalara, insanlara, yürüyenlere, oturanlara, sahneye, her şeye usulca bakıyorum. Bir şey eksik. Ortamın verdiği mesaj fazla sert, farkındayım; alkol, çılgın gibi müzik, özgürlüğünü yaşayan gençlerden oluşan kalabalık… Bu ambiyansın verdiği mesajda bir şeyler eksik, hissediyorum. “Tam” değil. Eksiklik duygusu adrenalin gibi tüm vücuduma yayılıyor. Çözememiş olmaktan aşırı rahatsızım.

Gözlerim tavana kayıyor.

Mavi, sarı, yeşil, kırmızı ışıklar. Minik minik. Buzlu bir camın arkasından yansıyan gravürler gibi.
Gravürler.
Beyaz-sarı bir ışık. Bir katedralin aydınlatmaları..gibi..bir kilise..-ymiş, sanki…kutsal çağrışımlar..aydınlığın çekimi..

İşte o!

Bulunduğum mekan yeraltında. Fakat üstünde katedral varmış. Tam olması gerektiği gibi. Dengeyi ancak bu şekilde bulabilirdi iyi ve kötü. Kutsal, ve günah olan. Saf ve kirlenmiş olan. Beyazın siyaha ihtiyacı var, her zaman. Tarih boyunca hep böyleymiş. En sağlam yer altı günahlarının üstüne inşa edilirmiş en kutsal kiliseler. Çünkü en kutsanmış olanın, en büyük günaha ihtiyacı var, dengeyi bulması, erdemini yüceltebilmesi için. Varoluşunu anlamlı kılabilmesi için gerekli bu. En büyük saf güç Tanrı, bir de en kötüyü yaratıyor, kovulmuş İblis, Şeytanı, kendi isteğiyle, insana. İnsan ruhunun buna ihtiyacı var ki! En yüce değerlere ulaşabilmesi için, en ciddi günahlarla baş etmesi, kötü şeyler yaşaması gerekiyor, şeytanla mücadele etmesi gerekiyor! Uğruna mücadele verilen şeyler değerlidir. Saflık için mücadele eden insan, elbette kutsal kilisesinin altına günah mabetlerini de inşa edecek. Gece boyu kendisiyle mücadele edecek. Zehrini akıtacak. Ve sabahın ilk ışıklarıyla ruhunu arındırmak için yukarı çıkacak, kilisesine gidecek, duasını edecek, ve ruhunu dindirecek…


Mekandaki eksiklik, yapının üstünde bir katedral olduğunu “fark etmemle” giderildi. Oradaki gençlerin gözle görülmeyen bir şeyler kaybediyor olduklarını düşünmeme sebep olan o sertlik, sözsüz yapıldığını anladığım kutsallık anlaşmasıyla yumuşadı, masaların arasından süzüldü, ve kapıdan dışarı çıkarak herkesi huzurlu eğlencesiyle baş başa bıraktı.

Foto Kaynak:http://galerieverdun.com/art_cv/oil_paintings/abstract_art/m-the_dance_of_good_and_evil.jpg

03 Eylül 2007 Pazartesi

"I'm a Figment of Your Imagination"


Pixar Animasyon Studyoları, çizgifilmleri gerçek boyuta taşıma ve hedef kitleye çocuklarla büyükleri aynı potada eriterek taşıma başarısı açısından her zaman kalbimde ayrı bir yere sahip olmuştur. Ratatouille sessiz bir dönemin ardından gelen nefis mesajlara sahip bir animasyon film.

Kısıtlı mıyız?
Filmde fare Remy, Paris’in en saygın restoranının kurucusu olan Gustou adındaki bir aşçının yemek programlarını takip ederek yemek konusunda sınırları olmadığını öğrenen, koku alma yeteneği gelişmiş bir fare. Gustou’nun söylediği açık: Herkes yemek yapabilir. Fakat sadece korkusuzlar harika yemek yapar.
Korkusuz demek, kalıpların dışına çıkmayı denemeye cesareti olanların keşif gücüne yapılan bir gönderme. Gustou bir bölümde der ki “yemek bir müzik gibidir. Her tadın kendine ait bir ritmi vardır. Eğer iki farklı ritmi birleştirirseniz, ortaya çok daha renkli bir melodi çıkar. Kendinizi müziğe bırakın…”
Tam bunu söylediği sırada remy eline bir parça peynir alır, gözlerini kapar ve yavaşça ısırır, tadı almaya çalışır. Arka plan simsiyahtır ve bom,tri,bom,tri diye bir ritm duyulur. Sonra remy diğer elindeki havuçtan bir parça ısırır, bu defa yumuşak bir melodi dolaşır siyah ekranda. İkisini birden ağzına attığında ise remy, ortaya iki ritmin birleşmesinden doğan bambaşka bir şey çıkar. Remy heyecanla gözlerini açar. Dünyada bu ritmlerin birleşmesinden ortaya çıkabilecek sınırsız sayıda müzik vardır!

Bir sahne de Remy’nin kapana kısıldığı kafeste, hayalindeki Gustou’yla yaptığı konuşmadan.
Gustou ortaya çıkar ve “remy, yoksa vaz mı geçiyorsun?” diye sorar. Remy umutsuzdur. “Buraya kısıldım, ne yapabilirim ki. Ama SEN özgürsün. SEN bir şey yapabilirsin!”
Gustou haykırır: “Ben senin hayal gücünün bir ürünüyüm remy. Ben senin beni hayal ettiğin kadar özgürüm…yani, sen de o kadar özgürsün!”

Çocuklarla aramızdaki korkunç fark işte burada devreye giriyor.
Etraftaki bilgi akışını seçerek alması öğretilmiş bizler için her izlediğimizde farklı bir şey yakalamamız, ya da bir kitap okuduktan sonra izlediğimizde “bunu da kaçırmışım, şimdi anlıyorum” dememiz muhtemel. Öncesinde sadece “duymaya hazır olduklarımızı” duyuyor, “görmeyi seçtiklerimizi” görüyoruz. Fakat çocuklar bilgiyi –Tanrı’ya şükür!- seçerek almıyorlar, bilinçaltlarına tüm bilgi yerleşiveriyor. Sevgili çocuk, şu an çok farkında olmasa da bu filmden sonra hayal gücüyle ilgili bir şey konuşulduğunda aklına “insanların hayal edebildikleri kadar özgür” olduğu gelecek. Ve bir nebze daha özgür olacak.

Çok çizgi film izleyen insanların neden daha neşeli olduklarını anlıyorum. Sınırsızlığımızı besliyorlar.

Unutulmaması gereken şey o. Hayal ettiğimiz kadar özgürüz..

23 Ağustos 2007 Perşembe

Durgun

Telefon çalıyor.
Bense plan yapıyorum.
Çalmaya devam ediyor.
Ben de plan yaptığım kâğıda kaydırıyorum gözümü, duymazlıktan geliyorum sesi. Aşırı rahatsızlık veriyor konuşmak istemediğim zamanlarda öten telefonun sesi. Ne kendi sesimin tonunu ayarlama tadımdayım, ne de tek kelime için nefes harcama.. Konuşsam zaten değişim geçirmemiş hulk gibi çıkacak sesim, gerçek formunda. Ha bi de obezite var.
Vefasız olmanın tadını çıkarıyorum.
Hala çalıyor.
Sesini kapatıyorum, arayanın azmine saygı duyarak. Nasılsa bir süre sonra o da aramayacak. Ve başkası, diğerleri. Belki, kalan herkes. İnsan sayılı nefesle doğarmış, fazladan nefes kazanmış gibi seviniyorum, garip bir şarap tadı damağımda. “Comfortably Numb” kulaklarımda.
--
Uzun uzun seneler boyu dikkatimi toplayamamaktan yakınan ben, artık, en ufak bir soruya saatlerce takılıp, araştırmanın göbeğinde göbeğim çatlayana kadar kayboluyorum. Nasıl oldu bu değişim? Göktaşı da çarpmadı oysa, elimde beyzbol sopamla atışı beklerken. Bu sefer “aşırı konsantrasyon” yuttu beni. Çırpınmak nafile. Yemek yemeği unutuyorum. Anlamsızlaştı. Telefonu cevaplamak gibi.
--
Kocası ölen kadının bir ay sonra bir düğünde göbek atmasını abes, ya da evlenirken evlenmekten havalara uçan, yüzünde tek damla hüzün olmayan, neşeyle dans eden gelini hoppa bulduğum için mi böyle “durgun”um acep..? Sadece ahmaklık.

Neşeli yazı yazmayı maske gibi kullanıp kendini saklayarak ikiyüzlü davrananların bu davranışlarının ne kadar acınası olduğunu, yazıya gelen ilk tehditle birlikte çözünmesinde gördük zaten.

21 Ağustos 2007 Salı

Limondan Kuantuma; The Secret'a varan Yol

İki ay önce kadar, bir arkadaşımın tavsiyesiyle tanıştım onunla. İlk gördüğüm anda ilgimi çekmişti, çünkü renkliydi, değişik bir enerjisi vardı. Her gün ona ayırdığım zamanın arttığını fark ediyordum. Referansı çok kuvvetli olduğu için değil, içimden geliyordu. Hep bildiğim şeyleri anlatıyordu, yeni bir şey yoktu. Ama öyle etkileyiciydi ki, hayatla ilgili ilham almaya başladım. Her sabah görmek istemeye başladım onu. Her akşam. Her fırsatta.

Dünya’nın ve şuan Türkiye’nin en çok satan kitapları arasında ciddi ciddi uzun süre zirvede kalacağı belli olan şu müthiş “hayatınızı değiştirmek elinizde” kitaplarından biri olan, THE SECRET’ tan bahsediyorum.


Şimdiye kadar %100 Düşünce Gücü başta olmak üzere, insanın ana yaratım kaynağı olduğunu anlatan sayısız kitap okuduk, sosyal belleğimizde kim bilir nelerin nelerin alt yapısı var. Her günün aslında bugün olduğu ve “bugün”ü yaşamamız gerektiğiyle başlayıp, her alanda başarı için kendimize güvenmemiz gerektiğiyle biten.


Dale Carnegie’nin 1976 basımlı Üzüntüyü Yen Şen Olmana Bak kitabındaki –o zaman için pek çok insana ilham kaynağı olan- “limonu gördüğünde ondan limonata yapmayı düşünebilmelisin, tüm güç sende” tarzı mesajlar insanların gelişim için referans noktası olarak kendilerini almayı düşünmeleri açısından ciddi bir devrim sayılabilir. Ayrıca 70lerde Hippiler ortalıkta dolaşıyor, bugünün ideal prensiplerinden sayılan insan merkezli yaklaşım, o zamanlar sadece tepkisel gençlerin kendilerini marjinal ifade yollarından biri olarak ortaya konuluyordu. Pek çok insan içine düştüğü sıkıntılardan kendini motive etmeye çalışarak çıkma yolunu denemeye başladı ve Carnegie de güzel bir servet sahibi oldu.


Fakat insanlarının sadece kısa süreli bir “vay be” yaşadıkları ve hayatlarını öyle 7 adımda, 12 basamakta değiştiremedikleri görüldü süreç içinde. 80lerin ikinci yarısında sayısız kişisel gelişim kitabıyla doldu taştı raflar. Yeni bir şey söylemeyen.


Esas devrim, insanların pozitivizmin “nesnellik” saçmalığından biraz kurtulma çabalarıyla gerçekleşti. Bu da ilk defa görünmez boyutta bir şeylerin varlığının –neredeyse- bilimsel olarak kabul etme eğilimine girilmesiyle oldu. Öyle ya, insanın beyninin ürettiği enerji görülebilir bir şey değil, fakat “var”. O halde haydi beynimizi çalıştıralım! Ne düşünürsek o olur! Zaten new age insanları ele geçirdi, herkes kendi gerçeğini yaratsın!


Bilimsellik eğilimleri 2000lerin “what the bleep do we know” filmiyle meşruiyet kazandı ve rüştünü ispat etti. Viva kuantum!


İşte the secret, bu yolculukta varılan en son nokta. Post-pozitivizmin bize sağladığı özgürlüklere bayılıyorum. Kitabın dediği şey şu, Alaaddin’in sihirli lambasına sahipsiniz, o da evren. Ve sayısız dilek hakkınız var. O halde azıcık okşayıp, doğru şekilde istemeye başlayın!


Fazlasıyla motive edici.

14 Ağustos 2007 Salı

The Martyrdom of Saint Agatha


Giambattista Tiepolo

Saturn Devouring His Son




Goya (y Lucientes), Francisco (José) de

09 Ağustos 2007 Perşembe







Simbiot’un Oğlu

Dün akşam paralel bir evrendeydim. Öyle böyle değil, ne yaşadığımı bir ben bilirim, bir Allah!

Benim bir arkadaşım (Eddie Brock kılıklı) Örümcek adamla bir kayalığın üstünden, içi simbiot (ortakyaşar) plazması dolu bir krater gölüne atlamak zorunda kaldılar. Birlikte birşeyden kaçıyorlardı. Daha onlar simbiot plazmasına dalarken, örümcek adamın bununla başa çıkabileceğini ama arkadaşımın çıkamayacağını anlamıştım.

Gölden üstlerindeki bulaşmış sıvıları silkeleyerek çıktılar. Örümcek temizlenmek üzere hızla gözden kaybolurken, arkadaşım metroya bindi. Ama iyi değildi.
Kafası sallanmaya başladı. Sağa sola, öne arkaya doğru micro-titreşimler yayacak şekilde sallanıyordu. Saçları bir uzadı, bir kısaldı. Bir yaşlandı bir gençleşti. Simbiot vücuduna uyum sağlamaya çalışıyor olmalıydı. Yanında oturan yaşlı teyze endişeli gözlerle arkadaşımı süzüyordu…

Ertesi gün, buluşup alışveriş merkezine gittik. Onun yanında çok mutlu ve huzurluydum. Her şey yolundaydı, keyfimiz yerindeydi. Neredeyse önceki gün yaşadıklarını unutmuştu. İçeri girerken kapıda üstümüzü aradılar, biraz sinirlenir gibi oldu ama geçti. Reyonlar arasında dolaşmaya başladık.

Almak istediğimiz şeyleri birbirimize gösteriyor, arada gülüp kahkaha atıyorduk. Bir görevli yanımıza gelip bizi sert ve küstah bir şekilde uyarınca, arkadaşım sinirlenmeye başladı. İçimden bir ses kesinlikle sinirlenmemesi gerektiğini söyledi, Bu benim sonum olabilirdi, sanki. Yapabileceğim ne varsa yapmalıydım.

“-Dur, sakin ol..” demeye kalmadı, parmakları siyahi gümüş bir renkte nano pullarla kaplanmaya başladı. Kum tanecikleri gibi, bu yeni madde hızla parmaklarından ellerine, bileğinden koluna doğru çıkıyordu. Korkmaya başladım. Çünkü bizi uyaran görevliyi çoktan fırlatmış olduğu halde yatışmıyor, burnundan soluyordu. Bana öfkeyle gözlerini diktiğinde, benim kalp atışlarım da dışarıdan duyulur hale gelmişti.

Ona güzel yatıştırıcı sözler söylemeye çalışarak hızlıca binadan çıktım. Beni takip ediyordu. Yüzünün yarısı o pullarla kaplanmıştı. Koşmak istiyordum, attığım on adıma karşın, sadece iki adımda soluğu enseme geliyordu. Bir şey yapmam lazımdı, ölmeme az kalmıştı.

Aniden döndüm ve bağırmaya başladım “-Sen bu değilsin! Kendine gel! Sen sevgi dolu bir adamsın ve kimseye zarar vermek istemiyorsun!! BENİ HATIRLA!! BENİ HATIRLA!! KİM OLDUĞUNU HATIRLA!!”
Ben bağırırken yüzündeki pullar geri çekilmeye başladı. İçinde ciddi bir mücadele verdiğini görebiliyordum. Yere bakıyor, bir şekilde düşünmeye çalışıyor, teslim olmak istemiyordu. Koca adamın koca yüzünden acı okunuyordu. Ve mücadele terleri saçlarının dibinde.

Hava kararmıştı. Şımarık Simbiot, arkadaşım üzerinde kullandığı gücü son seviyeye çıkarmış olmalıydı. Ben yürümeye çalışıyordum önden, kaçabileceğimi umarak. Çünkü pullar yeniden artmış, arkadaşım da gözlerini yerden kaldırarak üzerimde sabitlemişti. Duvarlara baktım, ipler vardı. İplere tırmanmak istedim, ama hepsinin başında beliriveriyordu bu yeni simbiot canlısı. Kendisinden kaçmaya çalıştığımı anlaması, bana karşı kin beslemesine sebep olmak üzereydi, bana artık arkadaşça yaklaşmadığını anlayacak kadar tanıyordum mimiklerini. Kesinlikle öfke okunuyordu artık o gözlerde. Arkamdaydı, yaklaşıyordu. Ben de terlemeye başlamıştım. Yapabileceğim ne vardı?

Kendimi zorlayarak yatağımdaki huzurlu dünyaya dönmeye çalıştım. Başardım! Gözlerimi açarken tüy gibi hafiflediğimi hissettim. Tüm o stresi arkamda bıraktığımı deneyimleyerek derin nefes aldım. Nefesi verirken gözlerimi kapattım.
Gözlerimi yeniden açtığımda, simbiotun ele geçirdiği arkadaşımla bizim evdeydik. Benim odamda.

Çılgınca öpüşüyorduk ki, annem geldi. Basıldık. Utancın etkisiyle sanırım, simbiot kısmı biraz geri çekildi.
Annemin yanına açıklama yapmak için giderken onu düşündüm. Demek ki ahlaki değerler karşısında verdiğimiz duygusal tepkiler çok kuvvetli. Bu da şu demek oluyor. Aslında insan simbiotu vücudundan atacak kadar kudretli. Fakat bunun farkında değil, ya da sadece nasıl yapacağını bilmiyor. Kendisine güvenmiyor. Kendisine güvense, simbiotu “-Eeeh, s.ktir git vücudumdan” diyerek atabilir. Sinir anında simbiot tarafından ele geçirilmesinin de tek bir anlamı olabilir. Güçlü hissetmemizi sağlayan öfke, sanılanın aksine insan vücudunu en fazla zayıf düşüren, gücünü emen, güçsüz bırakan duygu. Simbiot da, insan öfkelendiğinde bu nedenle rahatlıkla ele geçiriyor insanı. Çünkü insan korumasız, güçsüz kalıyor öfke duygusu karşısında. Demek ki öfke de bir çeşit simbiot. Öfkelenmeyecek kadar güçlü olsak, ya da öfkenin bizi ele geçirerek gücümüzü ortak bir yaşam formu gibi emmesine ve bizi güçsüz bırakmasına engel olsak keşke. Simbiot da insana bir defa yapıştı mı, onun vücudundan beslenerek yaşamıyor mu? Öfke de üstümüze kostüm gibi yapışıp bizi ele geçirmiyor mu? GÖZÜMÜZ DÖNMÜYOR MU?
Keşke aslında güçlü olduğunu fark etse. Sakin iken.

Annemin yanına geldiğimde annem feci söyleniyordu. “-Bunun burada ne işi var, ne yaptığını sanıyorsun..Nasıl..” Heyecanla annemi durdurmaya çalıştım. Neyle karşı karşıya olduğunu bilmiyordu. Mesele ölüm kalım meselesi.
“-Anne, sana yalvarırım sesini çıkarma, sinirlenirse bir canavara dönüşür ve hepimizi öldürür. N’olur, n’olur söylenme, SİNİRLENDİRME ŞUNU!”

O sırada yarı mahçup, yarı ne fısıldaştığımızı anlamaya çalışır şekilde rahatsız edici bir ifadeyle simbiot arkadaşım salona geldi. Yüzümüze tuhaf tuhaf bakarken ben hemen ayağa kalkıp onu karşıladım, annem ise ne olduğunu anlamadığı halde tehlikeye karşı tedbir alma içgüdüsüyle söylenmeyi bırakarak gülümsedi. Ortada ciddi bir şeyler olduğunu sezmişti.

Ortam çok rahatsız edici olduğundan ve kalbim bu ölüm korkusuna dayanamayacağından kendimi benim dünyaya geçiş yapmak için zorladım. Gözlerimi açmak istedim. Açtım.
Hafifleme- huzur- güven- gözleri kapama döngüsü.

Gözlerimi açıyorum ki, simbiot-sevgilimin olduğu paralel evrende sadece bir gün geçmiş. Ve bir çocuk doğurmuşum. Hızlı hücre yenilenmesi, simbiotun dünyadaki güçlerinden biri olmalı. Ayrıca Simbiot’un bir oğlu var. BENİM OĞLUM!

Kahvaltı sofrasındayız. Çocuğum hızla büyüyor, 6-7 yaşlarına gelmiş. Benden bir bardak süt istiyor. Sütü koyuyorum, ama süt az kalmış. Bardağın ancak yarısını doldurabiliyor. Ben az umursar şekilde her şey yolunda diye arkamı dönecekken, ÇOCUĞUN GÖZLERİ SİYAHLAŞIYOR. Olamaz! Aynı gümüşi kurşun rengi, aynı pullaşma. İris filan kalmadı. Beyazı da artık simsiyah. Gözlerini öfkeyle bana dikiyor. Onu KASTEN beslemiyor olduğumu mu düşünüyor? Ne de olsa genleriyle aktarılan hafızasında, zamanında, babasından korkarak kaçmaya çalışmışlığım var. Demek ki onu SEVMİYOR OLABİLİRİM. Ve bu yüzden beslemiyorumdur? Annesinin onu sevmeme ihtimalini kaldırabilir mi? Ya da organizmaları yok olsun diye onları KASITLI OLARAK BESLEMİYORUM...? Öz oğlum nefret içinde gözlerini bana sabitlemiş, simbiota dönüşüyor.

İster paralel evrende olsun, ister gerçek hayatta. İster venomla simbiotla, canavarların kralıyla boğuşsun, ister sadece sıradan insanlarla. Kadın tüm boyutlarda kadındır. Ve bir kadın, verdiği tepkilerden mesul değildir, tutulmamalıdır! Ben de o kadar şey yaşamışım, hem de paralel evrende olduğumu biliyor, geçişler yapmaya çalışıyorum. Arkadaşım önce simbiot tarafından ortak yaşamlı bir forma dönüşmüş, sonra sevgilime ve çocuğumun babasına. Fakat n’apayım! Ben sadece bir kadınım! Kahvaltı masasında oturan babasına dönüyorum ve psikopat şekilde beni süzen siyah gözlü oğlumu işaret ederek, homurdanma eşliğinde, sadece bir kadının vereceği tepkiyi veriyorum:

“- Al işte, oğlun da sana çekmiş!!”








Yok, yok ben evlenmemeliyim bence. Hiçbir boyutta!

06 Ağustos 2007 Pazartesi

Pazartesi Sendromu


31 Temmuz 2007 Salı

My Dream Boat

Özlem..Anılarla bağlantı kurduğumuz aciz anlar.
Heyecanlı kalp atışları. Her defasında sıkıntılı geçmesine rağmen "hayır, yolculuk süperdi, bomba gibiyim" demek . Havanın tuz kokması, yazlık yerde "gibi" olma hissinin kişiyi ele geçirmesine izin vermek, tüm stresin yok olması . Her defasında artık adım adım ezberlenmiş de olunsa da o hep "ilk defa" ve "nev-i şahsına münhasır" şeyler yaşanacağı heyecanıyla dalgalar arasında beklemek... Terle dolu tırmanışlar, artık gelenekselleşen küf ve bozulmuş yemek kokusunun, açılan kapının hemen ardından yüze çarpması, bünyeyi rahatsız etmeyecek bir aidiyet geliştirmek.

Güneşin doğmasının anlamlı olduğu tek yerde olmak.. Güneşe yetişememek.

Zamanı durdurmak için ıkınmak, işe yaramaması.

Özlem.

Ulaşım araçlarına yetişmenin hayati anlam taşıdığı, bir tanesini kaçırmanın bile en az 40dk zaman kaybettirdiği bu yenidünyada, kaybedilen zamanı zevkle değerlendirme anları.
Ele geçirilmek..
Kaçış mı/ hapis mi sorunsalı üzerine gizliden gizliye düşünmek..
Akşam oldu mu düşüncelerin gıdıklanmasını.
Gıdıklanarak uyanmak.
Bitmemesi için yalvarmak.
Bitmesi.
Özlem.

24 Temmuz 2007 Salı

Kendinin Doktoru


Hayata Dair, Bugünler…

Hayatımdaki her şeyi düzene sokmak adına, bir hevesle spora başladım. Biliyorum ki davranışlarını değiştirmeden tutumunu değiştiremezsin. İlk zamanlar spora ayırmak istediğim zaman dilimini –iş sonrası saatlerimi- hayatımdan çalmak isteyen milyon tane ıvır zıvır şey olduğunu fark ettim ve boş olduğunu sandığım hayatımın pek de boş olmadığını fark ettim. Kendimle ilgili ilk teşhisim, kafamda gerçekleştirmeyi düşündüğüm şeyleri yapmadığım sürece hayatımdaki kalan her şeyi aşağılama eğiliminde olduğum. Bu, kendime yapılan bir haksızlık mı, tembelliğimin haklı sonucu mu karar veremedim. Zaman kaybediyorum.

Bulmam lazım. Önce zaman bulmam lazım. Bir arkadaşım “yeni insanlar” bulmamı tavsiye ediyor. Yeni eş dost arkadaşlar.. Haklı olduğuna karar verip, önceliği kendime verdim. Önce kendimi bulacağım. Arayanın bir yüzü, ortaya çıkmayanın…

Ne kadar kötü durumdaysa o kadar rahat davranmalı insan. Kendi kendinin doktoru olacaksın J Mesela son 3 haftadır her sabah taksiyle gidiyorum işe. On katı fazla para (tam on), her sabah. Ama boş versene, otobüste yer bulamayınca üstüme gelen asabiyet bulutlarını yaşamamaya değer! Sonra, bana indirimli gelen bir markadan, maaşımın 2 katı tutarında kozmetik malzemesi aldım. Nasıl iyi geldi, nasıl.. Bankadan 2 defa kredi çektim, hiç dokunmadı, pek mutluluk verdi. İşin kötüsü tam bir promosyon canavarına dönüştüm. Evden deterjan almak için çıkıp, abartmıyorum, yanında kenarında köşesinde “indirim” ya da “bir alana bir bedava” gördüğüm her temizlik ürününden aldım! Renkliler için domestos ultra 4 kg alana 4 kg BEDAVA, kosla oxy beyazlar için %20 EXTRA, vernel 8kg’larda İNDİRİM, Tursil bembeyazlar için migroscard İNDİRİMİ… Bunlar ilk adımda aklıma gelenler. Çeşit çeşit ev kokuları ve aptal aparatlarını, ya da klozetin 3 ayrı tarafına takılabilen şu hijyen budalalığı ürünler ile, bi de rezervuara atılan mavi toplardan avuç avuç aldığımı saymıyorum. İndirimli kireç sökücüler, parlatıcılar, ah’lar of’lar.. Her şey. Ohh ne güzel harcadım.

İhtiyacımız olan neydi?
Deterjan.
Suçlu kim, bilemedim.

Soğuk su içirip kısılmasını sağladığım içseslerden biri kırçıllı sesiyle fısıldıyor:
“-Şu parayı akıl doktoruna verseydin ya, akılsız…”


17 Temmuz 2007 Salı




Gece, gündüz.
Birkaç zamandır düşünceli zihnim. Belli kalıplarda kendini tekrarlayan sıradan döngü görüntüsünün altında tarih yazılıyor. Tecrübelerimin gayri resmi tarihi. İnsan ilişkilerinin küçüklüğü, bu küçüklüğe fazla gelen bünyenin çözülmesine uzayan yol.

Sabah 7:00, uyanıyorum. Syler beni nasıl buldu? Kaçamayacağımı anladığım noktada gerçekten uzlaşmacı mıyım? Kendisinde zaten varolan özelliğimi neden almak istiyor… Beynimi yiyecek mi? Onunla flört ederken aklımdan ne geçiyordu..?

Kaplumbağalarımın suyu buharlaşarak azalmış. Eh, mikrodalga fırının içinde güneşlenmek kolay olmasa gerek.

Artık olayları çok da ayıramayan zihnim, nefes aldığım gerçek dünyayı algılayabilmek için, gerçekliği dokunabildiğim ve dokunamadığım durumlara göre ayırt etmeye başladı. Dokunma hissini yaşamama rağmen olayların her gün kaldığı yerden devam ettiği statik zamanın olduğu dünyada değilsem, uçmayı deniyorum. Her gerçeklikte uçamazsın. Uçamıyorsam güvendeyim.

İşyerine geliyorum. Varlığımın yanında kendisini aşağılık biri gibi hissettirdiği canlı türü bana yanaşmaya cesaret edemezken, bilgisayarda ne yaptığımı merak ediyor. Bakıyorum, trojanlar ve wormlar göndermiş. Bunun anlamı korku. Merakı tetikleyen.Komik geliyor. Siliyorum. Hoşlanmadığım duygularla dolu bir balonda yaşayan canlı türü.

Herkes kahraman olmaz.

Hani bütün güç içimizdeydi?

10 Temmuz 2007 Salı


Kaçışımı kendi ellerimle tıkayışımın, nemiyle boğduran hikâyesi bu.
Kaçış.




Büyük bir mikrodalga fırının içinde kaplumbağalarımı güneşlenmeye bıraktım. Fırın çok geniş ve yüksekti, İngiliz metrolarına benziyordu. Salonun tam ortasında duran fırından kafamı dışarı doğru çıkardım, baktım kimse gelmemiş daha. Tekrar içeri girince, şok oldum. Bir sürü güvercin, başımı çevirmemi fırsat bilmişler ve kaplumbağalarımın kollarını bacaklarını yemişler. Bir tanesi hala aç gözlülükle kabuğunu gagalıyor. Eksik kol ve bacaklarıyla, kaskatı kesilmiş kaplumbağalarım. Bir tanesinin kabuklarının kenarından tutuyorum ve havaya kaldırıyorum, uçan güvercinlere nefretle küfrederken. Ölmüş.
Huzursuz şekilde fırından dışarı çıkıyorum, kapağı kapatıyorum.

29 Haziran 2007 Cuma

V




“Ortamın gerginliği, hiç konuşulmayan, bana büyük bir zevk veriyordu. İngilizlerin havadan sudan konuşma anlamında kullandıkları “small talk” safhası da pek çabuk geçtikten sonra, gözlerinin içine derin derin baktım. Ne söylediğim sözler, ne bir şey. O konuşurken gözlerinin içine kadar girmiş olmamdı benim intikamım. O siyah, ufak gözler küçüldükçe küçülüyordu. Kaçacak yer arama sıkıntısında, velakin kıpırdayamayacak kadar hapsedilmişti karşısındaki iri ela gözler tarafından. Engin, derin bir hapishane bu. Okuyor bu küçük gözlerin beyne ilettiği küçük düşüncelerden örülü hayatın en incelikli çıkar hesaplarını. Dolabında kirli çamaşırları olanlar için fazla şeffaf bir ayna olur gözler. Yüreği gözlerindeydi şimdi. Ve çırpınışını görüyordum. Sıkışmasını, düzensizleşen atışını. Aşağılık hesapların bedelini ödemek için oradaydı. “onur” maskesinin altına sığınacaktı; kaçmamış gelmişti, hala “bir kez daha görme” isteğinin kendisini getirdiği basitlik noktasının açıklaması gerektiğinde.”

14 Haziran 2007 Perşembe

Cui Bono? [ArşivOxy]

“Dürüst bir insan arıyorum” -----Sinop’lu Dyojen


İnsanlar ne garip.

Zihnim inanılmaz yorgun ama çalıştığım yerde herkese –ilginç bir şekilde- içimden gelerek gülümsemeyi başarabiliyorum. Gerçekten Ben olduğumu hissediyorum gözlerim gülerken. İçimden bir ses “işte!” diye bağırıyor. “saklayacak kadar korktuğum hiçbir şey taşımıyorum içimde, açık ve netim, tüm saflığımla ne varsa, karşındayım!”


Ama karşıdakinin içinde saklayacak çok şeyi oluyor bazen. Ben zihnim yorgun diye mızlanırken bile, onun kendi ufak hesaplarının kendi ruhunu yorduğu kadar yorulmuyor ruhum. O benden çok daha dik ve kararlı görünüyor, ama bendeki içtenlik onun varoluşunu rahatsız ediyor. Önyargıları kişilik kazanmış nerdeyse, öz kişiliğini her geçen an ele geçiriyor. Farkında değil belki, bir süre sonra yaradılıştan getirdiği bir öz-cevher değeri kalmayacak naçiz varlığının. Rengi solmak üzere.


Kendine güvenini toplumun onay verdiği şeyler üzerinden kurmaya kalkan zavallılar çocuk sahibi olmamalılar. Bunların; İnsanı özgürleştirmekten alıkoyan deneyimlerle zehirlemeye hiçbir hakları yok yenidoğanları, değerleri. Bu kirlenmişlik toplumu zehirleyen gaz partikülleri halinde yayılacak, yayılacak ve sonra üzerine güzel şeyler inşa edilecek saf şeyler kalmayacak.


Bendeki bu umut da nereye kadar yahu. Güzel bir şeyler inşa edileceğine dair bu umudu nerden kapmışım, bir türlü kurtulamadığım? “güzel” bir şeye sahip olmanın bununla alakası olabilir mi?


Fakat burada da şöyle bir sorunla karşılaşıyoruz; “güzel” bir şeye sahip olmadığı halde inanılmaz saflıkta değerlere sahip olan harika insanlar var. Bu da, güzel bir şeye sahip olduğu için içinde saflık barındıran insanları olgunluk-değer hiyerarşisinde ilk basamaktan ikinciye itiyor. Güzel insanların daha çook olgunlaşması gerekecek.




Erdem.


Kafamı kurcalıyor.


Kavramlara bağlanmanın insanı özgürleştirmekten alıkoyduğuna olan inancım silinmeye başladı. İnanmayı seviyorum. İnandığım “şey”in “doğruluğu”nu sorgularken “hislerime” başvurmaktan hoşlanıyorum. Fazlasıyla öznel ve bilim dışı olsa da, “gerçeğin” nerde olduğunu kim bulmuş. Hahh. Belki ben bulurum.


İçimde.

Waking Life [ArşivOxy]


İlk filmimiz, işyerinde izlediğim ve alt yazı eklemeyi başardığım ilk film olma özelliğini de taşıyor J


Rüyalar.. Ne kadar uyanığız? Ya da hala uyuyor muyuz? Rüyada uyandığını gören bir adam, yaşamı boyunca bir şekilde sormadığı fakat içten içe merak ettiğini fark ettiği soruların cevaplarını anlatan bir çok insanla karşılaşıyor. Tekrar tekrar uyanıyor, başka rüyaların içinde. Acaba gerçekte mi uyuyor ve yeni uyanıyor?



Farklı çekim teknikleriyle dikkati çeken bu yarı animasyon film, sizi kendiniz, kimliğiniz, hayatın anlamı, gerçeklik ve yaşam üzerine sıkı bir düşünce yumağına sokmakta. Anlamları arayan insanların pek çok hoşuna gideceği gibi, kafalar daha da karışıyor. Net şekilde söyleyebilirim, bu bir “cevapların” filmi değil, soruların filmi. Esas olan da bize soru sorduracak çağrışımları yakalamak değil mi?



Yapacağın en kötü şey, hayatın bekleme odasında uyuyorken,


gerçekten yaşadığını sanmaktır.


Kurnazlık,


Senin uyanıkkenki akıl yeteneklerinde,


Düşlerindeki sonsuz olanakları birleştirmektir.


Eger bunu yapabilirsen her şeyi yapabilirsin!”



***

Bu film üzerine konuşulacak çok şey var.



13 Haziran 2007 Çarşamba

Dorothy ve Yapı(söküm)cü Çete [ArşivOxy]

Dünya Joker'in dev gülümsemesinden ibaret. Yaşam dudak ve burun kıvrımlarından inip çıkmak. Mücadele kırık dişlerin arasından atlamaya çalışmak. Neden? Adam gülümsüyor oysa?



Doroty, gerçek saman adam, teneke adam ve aslanla tanıştı. Çevresinde dolaştığı fakat filtreler nedeniyle ilerisini göremediği saydam bir kapıya yaklaşıp zili çaldı. Kapıyı teneke adam açtı.



Teneke adamın içi peynirle doluydu. Paslanmıyordu.


Saman adam bütün samanları derliyordu. Saman adamın içi peynirle doluydu.


Aslan, Doroty'nin sırtını sıvazladı. Aslan'ın içi peynirle doluydu.



Bir doğum gerçekleşti. Dünyaya başından beri içinden çıkmadığı bir zarla gelmiş, ve onun içinde büyümüş olduğunu “gördü”. Zar yırtıldı. Nefes almaya çalıştı. İlk adımı atmak için hamle yaparken, daha önce hiç adım atmadığını “fark etti” Doroty. Nasıl kullanacağını bildiğini zannettiği gözleri beyne anlamları iletemiyordu. Beyin anlamdan bağımsız kurgulara girişmişti. Doroty ellerine bakıyordu. Doğum gerçekleşti.



Önce çarlinin meleklerini andıran özel tim, kapıyı elinde içinde çikolatadan bir cop bulunan pizza kutusuyla kapıyı çaldı, ardından Avanak Avni sıkıştığı dergiden fırlayıp"biziz abi, ne vardı" diye kapıyı açtı. Yapısökümcü Aslan ve Teneke adam Doroty'yi konuşturmak istediler. Dorothy "Enola Gay"a dönüşmüştü.



İçinde bulundukları odanın ve içindekilerin aslında projektörden yansıtılan bir görüntü olduğunu duyumsadı..Fakat beyaz bir perdeye değil, dans eden zenci bir kadının vücuduna yansıtılıyordu görüntü. Otantik kokularla yağlanan vücudu parıltılar içinde Fransız bir kadın bu. Ayağındaki halhal göz alıyor.



Doroty Joker’in kahkahasını duydu. Hoşbulmuştu.



Olasılıkların ve maddenin özündeki fikirlerin kendisi için hazırladığı birleşime minnet duygusu hissediyordu. Kendisine minnet hissediyordu.. Yaratıma gücünün farkında olmayan Tanrı, Tanrı sayılır mı? Yaratım gücünü alkışladı.



Drakula -sadece fikir ile- maddeye sahip olmazken dahi bedene kavuşmak için olasılıkları lehine kullanmayı başarabiliyor, Köstebeğin kanının damlama gerçekliğini yaratabiliyorsa, her gün yüzlerce fikir üretebilen insan-tanrı’nın yaratabileceklerinin sınırı için dünya yetmez, diye düşünüyordu Doroty. Aslan kahkaha atıyordu.



Suç olmazsa düzenleyici olmaz…?? Ya Batman olmazsa, ortada koruyacak bir şey kalmazsa suç kalır mı? “Düzen” aslında “korunduğu” için mi yıkmaya çalışanlar var? Suç kelimesi sözlükten çıkarılırsa…



Doroty’nin daha önce işitme görevini yerine getirmeyen kulaklarına, çok içten bir adamın duygu dolu sesi geliyor. Yumuşak bir yağmur, ya da ağlamaktan ıslanmış. Sadece ıslak bir çağrışım. Duyguları gerçek. Bu Özcan Deniz. Doroty adamın yanında, o ağlarken başını dizlerine koyuyor. Doroty ilk defa “duyuyor” olduğu fark etti.



Peynir.



Doroty’nin içi peynirleşmeye başlamıştı.



Ve o anda, Doroty topuklarını birbirine vurdu. Sonra tekrar, ve bir kez daha. Gözlerini kapattı.



Tekrar açtığında eski dünyasında olmadığını anladı. Şaşkınlık?


Ve o anda Doroty ayakkabılarını fark etti.


Ayakkabıları artık Kırmızı değildi.



Doroty, hoş bulduJ



Dorothy ve Yapı(söküm)cü Çete [ArşivOxy]

Dünya Joker'in dev gülümsemesinden ibaret. Yaşam dudak ve burun kıvrımlarından inip çıkmak. Mücadele kırık dişlerin arasından atlamaya çalışmak. Neden? Adam gülümsüyor oysa?

Doroty, gerçek saman adam, teneke adam ve aslanla tanıştı. Çevresinde dolaştığı fakat filtreler nedeniyle ilerisini göremediği saydam bir kapıya yaklaşıp zili çaldı. Kapıyı teneke adam açtı.

Teneke adamın içi peynirle doluydu. Paslanmıyordu.

Saman adam bütün samanları derliyordu. Saman adamın içi peynirle doluydu.

Aslan, Doroty'nin sırtını sıvazladı. Aslan'ın içi peynirle doluydu.


Bir doğum gerçekleşti. Dünyaya başından beri içinden çıkmadığı bir zarla gelmiş, ve onun içinde büyümüş olduğunu “gördü”. Zar yırtıldı. Nefes almaya çalıştı. İlk adımı atmak için hamle yaparken, daha önce hiç adım atmadığını “fark etti” Doroty. Nasıl kullanacağını bildiğini zannettiği gözleri beyne anlamları iletemiyordu. Beyin anlamdan bağımsız kurgulara girişmişti. Doroty ellerine bakıyordu. Doğum gerçekleşti.

Önce çarlinin meleklerini andıran özel tim, kapıyı elinde içinde çikolatadan bir cop bulunan pizza kutusuyla kapıyı çaldı, ardından Avanak Avni sıkıştığı dergiden fırlayıp"biziz abi, ne vardı" diye kapıyı açtı. Yapısökümcü Aslan ve Teneke adam Doroty'yi konuşturmak istediler. Dorothy "Enola Gay"a dönüşmüştü.

İçinde bulundukları odanın ve içindekilerin aslında projektörden yansıtılan bir görüntü olduğunu duyumsadı..Fakat beyaz bir perdeye değil, dans eden zenci bir kadının vücuduna yansıtılıyordu görüntü. Otantik kokularla yağlanan vücudu parıltılar içinde Fransız bir kadın bu. Ayağındaki halhal göz alıyor.

Doroty Joker’in kahkahasını duydu. Hoşbulmuştu.


Olasılıkların ve maddenin özündeki fikirlerin kendisi için hazırladığı birleşime minnet duygusu hissediyordu. Kendisine minnet hissediyordu.. Yaratıma gücünün farkında olmayan Tanrı, Tanrı sayılır mı? Yaratım gücünü alkışladı.

Drakula -sadece fikir ile- maddeye sahip olmazken dahi bedene kavuşmak için olasılıkları lehine kullanmayı başarabiliyor, Köstebeğin kanının damlama gerçekliğini yaratabiliyorsa, her gün yüzlerce fikir üretebilen insan-tanrı’nın yaratabileceklerinin sınırı için dünya yetmez, diye düşünüyordu Doroty. Aslan kahkaha atıyordu.


Suç olmazsa düzenleyici olmaz…?? Ya Batman olmazsa, ortada koruyacak bir şey kalmazsa suç kalır mı? “Düzen” aslında “korunduğu” için mi yıkmaya çalışanlar var? Suç kelimesi sözlükten çıkarılırsa…


Doroty’nin daha önce işitme görevini yerine getirmeyen kulaklarına, çok içten bir adamın duygu dolu sesi geliyor. Yumuşak bir yağmur, ya da ağlamaktan ıslanmış. Sadece ıslak bir çağrışım. Duyguları gerçek. Bu Özcan Deniz. Doroty adamın yanında, o ağlarken başını dizlerine koyuyor. Doroty ilk defa “duyuyor” olduğu fark etti.


Peynir.

Doroty’nin içi peynirleşmeye başlamıştı.

Ve o anda, Doroty topuklarını birbirine vurdu. Sonra tekrar, ve bir kez daha. Gözlerini kapattı.

Tekrar açtığında eski dünyasında olmadığını anladı. Şaşkınlık?

Ve o anda Doroty ayakkabılarını fark etti.

Ayakkabıları artık Kırmızı değildi.

Doroty, hoş bulduJ


Ahmak ve Bilge [ArşivOxy]

Ahmak ve Bilge

Bir rüya gördüm.

Bir ahmak ve bir bilge vardı. Ahmak, Bilge’den kendisine tokat atmasını istedi. Fakat bilge elini kaldırır kaldırmaz Ahmak ona yumruklarını savurmaya başladı.

“Ahmak çok açtı. Karnı gurulduyordu. Çevredeki diğer ahmaklar arasında, onlar gibi yaşamaktan sıkılmıştı. Her gün bir ağacın altına gidip ağızlarını açıyorlar ve dökülen meyveleri ağacın döktüğü şekliyle yiyorlardı. Üstelik ağızlarının boyutuna göre, içine ne kadar düşerse öylece kabul ediyorlardı, ne fazlasını ne eksiğini istemiyorlardı.

Ahmak, çok açtı. Midesi mi daha büyüktü acaba? Ne tadı, ne miktarı tatmin etmiyordu meyvelerin?

Bazen diğerlerinin arasında ağzına biraz daha çok meyve almak için sağa sola hareket etmeye çalışan başka ahmaklar oluyordu. Ahmak bunu gördüğünde heyecanlanmıştı. Belki birlikte daha çok yemeyi başarırlar diye. Ama bu hevesi çabuk sönmüştü. Her şeyden önce 1- sallanan ahmaklar kısa sürede vazgeçip ağızlarına düşen meyveye odaklanmışlar ve daha fazlasını düşünmeyi unutmuşlardı, 2- herkes aynı büyük ağacın altındaydı, kimse başka meyveleri düşünmüyordu.

Ahmak o gün aç kalmayı göze alarak etrafta yürüyüşe çıkmak istedi.

Büyük ağacın yanından etrafa bakıldığında görünen tek şey, verimsiz, kurak bozkırlardı. Adım attıkça daha çok sertleşeceği hissini uyandıran kahverengi toprak ve sıcağın bulandırdığı görüntü. Belki ahmakları durduran tek şey budur, diye düşündü.

Ahmak karnını tutarak, derin bir nefes aldı ve, büyük ağacın yanından boş görünen topraklara doğru yürümeye başladı. Henüz birkaç adım atmıştı ki, üstünde büyük bir ağırlık ve ufukta siluetler belirmeye başladı. İnce cılız ağaçların karaltıları gibiydi. Verimsiz kokmaya devam eden.

Ağırlık artıyor.

Ahmak bu yürüyüşe tek başına çıkmak istememişti. Fakat diğerlerine açılırken bile sorun yaşamıştı. Birkaç defa, en azından şu sallanan ahmakların yanına gidip onlara yolculuk teklifinde bulunduysa da kimse gelmemişti. Ahmaklar genel olarak hareketsizlikten memnundular. Belli zaman aralıklarında belli meyvelerle belli noktalarda zaten doyuruluyorlardı. Bazen çoğu ağzını açmakta bile zorlanıyor, sallanmak onlara külfet geliyordu. Adım nasıl atarlardı?! Ağaç nasılsa ihtiyaçları olan meyveleri onlara veriyordu… ötesi?

Adımları ağır da olsa belli bir ritim kazanmaya başlamıştı.

Etrafta, zamanında çok ihtişamlı olduğu belli olan fakat bugün yaşamayan ağaç kalıntıları, dal parçaları ile karşılaşıyordu. Meyvelerinin tadı nasıldı kim bilir, diye düşündü. Neden bu ağaçlar yaşamamışlardı? Sistem neden belli bir zaman aralığında sadece tek bir ağacın güçlenmesine izin veriyordu? Herkes neden aynı ağacın meyvesini yemek zorundaydı?

Biraz daha yürümekten vazgeçip dönmekle, yerdeki dalları eşeleyip kalan kurumuş meyvelerin tadına bakmak arasında gidip gelirken birden ilginç bir şey gördü.

Yalnız değildi!

Oradaki kendisi gibi bir ahmak değildi kesinlikle. Bir Bilge’ydi o.

Gücünü toparlayıp Bilge’nin yanına yaklaşırken çevrede başka ahmaklar olduğu görmeye başladı. Bu ilginçti, “neden daha önce göremediğini” merak etti. Bilgenin yanına gelip aynı kütüğe oturdu.

Bilge bir parça peynir uzattı.

Çevredeki kurumuş olduğunu sandığı ağaçlar, büyük ve ihtişamlı olmasa da meyve veriyorlardı. Altlarındaki ahmak sayısı çok azdı. Ve daha da ilginci, ahmaklar sadece ağızlarını açıp beklemiyorlardı! Ağacı seviyorlar, meyveleri topluyorlar, sonra başka bir ağacın altına gidip başka meyveler toplayıp bunları eliyorlardı. Kalan meyveler arasında bazılarını saf haliyle yiyor, bazılarını da aynı kapta ezip özlerin karışmasını sağladıktan sonra içiyorlardı. Bu ne şaşırtıcı bir durumdu? Kendi ahmak topluluğu –ki bahçeden oluşan dünyalarının tek besinini veren ağacın alında toplanan kalabalık- daldan koptuğu haliyle yetinemeyen bu yeni grup ahmağı görse, önce cılız ağaçları keser sonra da bu “farklı” ahmakları öldürürdü kesin! Ağacın meyvesinin bilgisini sorgulamak kimin haddine? Hele bir çeşit işlemden geçirmek..

Ahmak bunları görmesini sağlayan şeyin Bilge’nin etkisi olduğunu düşündü.

Ahmak gidip o meyveleri toplamak, o özleri karıştırmak, yeni tatlarla midesini beslemek için yanıp tutuşuyordu! Hayatı boyunca özlediği bir tat olduğunu biliyordu!

Fakat hiç gücü kalmamıştı. Kıpırdayacak güç ancak Bilge’nin tokadıyla gelebilirdi. Bu da sadece ayağa kalkıp seçtiği ağaçlardan birine yaklaşıp yeni meyvenin bilgisiyle tanışmak için. Heyecanlıydı, işte bu diyordu.

Ahmak Bilge’den kendisine tokat atmasını istedi. Bilge elini kaldırdığında ise birden Bilge’ye yumruklar savurmaya başladı!


Bir ahmağı ahmak yapan şeylerden en temel olanı, keşfi ve bilgisi ne olursa olsun daha fazlasına yaklaştığı halde bir anda kendisini durduracak bahaneler bulması ve tembelliğini meşrulaştırıcı rasyonel sistemler geliştirmesidir. Kendi yarattığı sisteme hayran kalarak kendisini durdurduğu yerde saplanır. Adım atacak gücü kalmadığı halde onu halkanın dışına çıkarabilecek olanaklara da –kendi sistemine dışardan gelen bir yanlışlama/tehdit olduğu için- büyük tepki duyar. Yumruklarını sıkar.

Ahmak, yaşamını sadece sürdürmek değil büyümek de için kendisinin yeni tat ihtiyacı olduğunu fark etmiş, bunun için yürümeye cesaret edip diğerlerinden ayrılmış, yalnızlığı göze almış, açlık çekmiş, başka ağaçlar(meyveli) olduğunu görene kadar ilerlemiş olduğu halde, tam meyveye ulaşacakken kendi kendisini durduruyordu.

Bu ahmaklıktan başka bir şey değil.

Ahmak, ahmak olmaktan kurtulup tüm meyvelerin bilgisine sahip olan bir Bilge olmak için, harekete geçmek zorundadır.”

Bu esnada alarm öttü ve ben alarmı kapatmak için tanıdık baş ağrılarım eşliğinde telefona doğru uzandım…

Morissey-Taksi Şöförü [ArşivOxy]

İmkansızlık/taksi şöförü

1- “Morrisey Türkiye'ye geliyor” söylentileri arasında hoş bir sohbet esnasında, hayatımın en mükemmel imkansızlık tanımıyla karşılaştım. Morrisey'den bahseden arkadaşım heyecanla anlattı: "Dipnot kitapevindeyim. Dergileri karıştırıyorum. Morissey’le ilgili yazı gözüme takıldı. Adam eski grubu -----‘a dönmektense kendi taşaklarını yemeyi tercih edeceğini açıklamış. Tam bunun ne kadar imkansız olduğunu düşünürken, haberi yazanın notuyla karşılaştım. Oxy,bunun gerkeçten “imkansız” olduğunu başka nasıl anlatabilir; adam vejeteryanmış!!”

:))))))

2- Taksiyle eve dönüyorum. Sıkılmışım, kafam dolu, bir an önce eve varmak istiyorum. Şoföre eğilip rica ettim, “çok acelem var da, biraz hızlı gitmemiz mümkün mü??

Yola sabitlenmiş gözleriyle mekanik bir izlenim veren asık yüzlü şoför hoşsohbet biri oluverdi birden. Bana Çorumlu ağzıyla “Kendin evme, işin evsin” diyor. Anlamaya çalışan bakışlarımı yakalayıp açıklıyor, “sen acele etme, işin acele etsin”.

O noktada kendimi zamanı doğrusal bir çizgi olarak açıklayan kuramın “üstünde” düşünürken buldum. Ciddi ciddi, tam üstünde. Kutsanmış olduğu için altın sarısı ve beyaz ışıklar saçan bir çizgi üstünde hızlı ve hoşnutsuz bir ifadeyle yürüyen bir çocuk var. Dizlerine kadar gelen tek parça mavi-beyaz çiçekli bir elbise giymiş ve acele ediyor olduğu için her adımda homurdanıyor. Sonra taksi şoförünün cümlesiyle, iki boyutlu ışık saçan çizgi önce genişliyor yer oluyor, sonra çevredeki her şey oluveriyor. Bir rüzgar. Zaman, yürüdüğü çizginin ters yönünde, ona doğru “gelmeye” başlıyor. Çocuk artık yürümüyor, gülüyor. Ve ben kahkahayı basıyorum!. Neden acele ediyorum? İşim de acele edebilir J


İstanbulAlgısı-Çekirdek-Hafıza [ArşivOxy]

Pazar günüm özlemle beklenen bir tatil havasında geçiyor. Hafta boyunca çok çalışmış(!) ve çalışma yoğunluğum ne olursa olsun “yorulmuş” olduğum şartlaması beni ele geçirmiş. Cumartesi gecesinden uykusuz kalmanın verdiği bir tadı da bu haftasonu fikrinin üstüne serpiştirince, sabah mahmurluğu zevk vermeye başlıyor. Hayattan daha çok tat aldığıma inanmak istiyorum..

Önce cumartesi.

Hatırlamıyorum..

Çok unutkan olmaya başladım. Çok uykuya kaçmam gibi.

Çok uyumaya başladım. Çok unutmak istemem gibi.

Yurtdışında yaşayan teyzem ve yeğenlerim geldi. Üç tane dünya tatlısı canavar. En küçüğü sünnet oldu ve 6 yaşın taşıyabileceği maksimum olgunlukla annesinden yeni bir talimat gelene kadar sırt üstü salonda yattı. Kendi kendine oyunlar icat ederek. Bizim için küçük, doğumunda rahatsızlık geçirdiği için hep yüzüstü uyuyan bir çocuk için çok büyük bir azim.


Yeni nesil kendisine zarar vermeme konusunda benden çok daha istekli/bilinçli.


Sanırım Cumartesi onlara gittim.. Yoksa niye anlatayım..?


img206/8272/koyukahvefalks8.jpgGece uykusuz.


Sabaha kadar beni bu dünyada anlamayı başarabilmiş olma meziyetini fazlasıyla takdir ettiğim Elo ile televizyon satıcılığının en son noktasına ulaştığının kanıtı olan şişme portatif yatak üstünde cips-kahve-sigara+çikolata yaptık. Aperatif olarak sohbet vardı.


Bir de blumik davranışlar.


Bkn. Stupid girls.


Parça parça görüntüler de var.

İzmir caddesi. Gün ortası. Teyzem hararetle tuvalet arıyor. Bir cafe var, kademe kademe aşağı iner şekilde yapmışlar. İçi kahvehane, dışı kafe. Olanca sevimliliğimizle lavaboyu kullanıp kullanamayacağımızı soruyoruz. Humprey Bogart edasıyla kaşlarının üstünden bize bakan mekan sahibi, yumuşak bir gülümsemeyle yolu gösteriyor. Nezaket görmenin verdiği tatminle yolu bulup işimizi hallediyoruz. Dışarı çıkarken, ben yine zaman ve mekandan kopup dondurma istiyorum. Çıktığımız kafenin bir de külah dondurma makinesi var. Ama ben Maraş usulü istiyorum. Çok seçiciyimdir. Tam kapıdan çıkarken makineye şöyle bir göz atıp sesimin ne kadar kuvvetli çıktığını fark etmeden zihnimde konusuyorum: “-Buradan almayalım çok bayat görünüyor ıyk!”


Başımı çeviriyorum ve Humprey’le göz göze geliyoruz. Tüm iğrenç duyguları o an bana yönelmiş, okuyorum.

Pazar anılarım daha az utanç verici.

Kemal amca ziyarete geldi. Babam yarısı, yakın arkadaşı muhteşem insan.

Beni hayata güldürüyor, sonrasında söylediği her şeyi ne kadar totaliter de olsa alıp içselleştiresim geliyor.


1970-90 arası ünlü Fransız , İngiliz ve amerikan aşk şarkılarını dinliyoruz. Annem hergün dinlemesine karşın bir türlü bıkmıyor. Ben çoktan tükettim.


“Bu şarkılar bana muz gibi geliyor anne. İlk yediğim muz nefistir, ikincisi yine süperdir. Üçüncüde sıradanlaşır,doyarım. Dördüncüde midem yorulur. Beşinci muzu yiyemem anne.”


Kemal amca müdahale etti. “Bizim kuşak için bu şarkılar çekirdek çitlemektir, Oxy.”


Ben iptal.


**


Ortada yeniyetme bir mezun olunca, sohbet malzemesi olmaması işten değil.


Hayatımdan, hayata bakışımdan, yaptıklarımdan ve tatilden bahsettik. Ada’dan bahsettim. İstanbulluların “ya İstiklal(cadd.) ya ölüm!” mantığını nasıl çözdüğümü anlattım.


Bir Ankaralının İstanbul algısının, kar dışarıda buz gibi lapa lapa yağarken perdeyi sıyırıp sıcak battaniyenin altında sütlü nescafeyle camdan onu izlemek olduğunu söyledim. İstanbul inanılmaz özgün tadı olan fakat tehlikeli bir yer.


Tehlike sınırları Ankara’da çok yumuşaktır ve süprize mahal vermeyecek sinyallere sahiptir. Güvenli muhitten tehlikeliye giden istikamet birkaç kilometre alır ve değişen sosyo-ekonomik yapı/ insan profili belli bir homojeniteyle sakince değişir. (ÇankayaàKızılayà Sıhhiyeà Ulusà Altındağ…vs) her adımda neyle karşılaşacağınızı bilirsiniz.


Oysa istanbulda bir ayağınız güvenli sarıdayken, diğeri siyaha basıyor olabilir. Sadece tek sokak mesafesiyle dünyanız değişebilir.


İstanbul kardır. İstanbullu karda yürümeyi, oynamayı, karın zevkini çıkarmaya aşıktır. Dünya kendisine bu muhteşem zevki bahşettiği için müteşekkirdir.


İstanbul Ankaralı için sadece “kaçılası” bir yerdir. Yaşanası değil.

Anakara’lı soğukta donmayı, kulağına su kaçmasını göze almaz. Çok isterse eldiveni ıslanana kadar bir iki kar topu yuvarlar. Sonra hemen güvenli evine döner, tatmin olmuş şekilde, sıcak battaniyesi altında , beyazın güzelliğini takdir ederek ayağını kalorifere dayar. Yüzünde güvende olmanın verdiği huzur , camda parmaklıklar.

Medya ve Demokrasi

Toplum medya aracılığıyla tabi tutulduğu mesaj akışı karşısında tümüyle edilgen ve güçsüz konumda tasavvur edilir. İzleyicilerin medya karşısındaki mutlak güçsüzlüğü ve edilgenliği “epidermik iğne” kavramıyla ifade edilmektedir(Lasswell). Medya mesajları adeta izleyicilerin derilerinin altına şırınga edilir, bu biçimde BİLGİ doğrudan ve olduğu gibi özümsenir.


img204/3424/chemotherapyinjectionxh9.jpg


Bu teori ortaya atıldığı zaman(1920’li ve 30’lu yıllar) dünya siyasetine damgasını vuran gelişme Avrupa’da faşizmin yükselmesiydi. Irkçı ve aşırı milliyetçi ideolojilerin iktidarda olduğu rejimler başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde büyük halk desteği bularak iktidara gelmişti. Almanya’da Nazi partisi radyo ve film aracılığıyla sistematik propaganda yapabilmekte ve böylece faşist ideolojiyi geniş kitlelere yayma ve benimsetme olanağı bulmaktaydı. Bilgiyi enjekte etti.


Lasswell’in “epidermik iğne” metaforuna benzer bir şekilde Douglas Rushikov, Media Virus adlı kitabında medyanın kendisinin bir “virüs” olduğunu söyler. “Virüs” kelimesinin “metafor” olarak kullanılmadığını, çünkü medyanın virüsler gibi davranmadığını, medyanın doğrudan bir virüs olduğunu söyler. Tıp dünyasının aşina olduğu gibi, virüsler bakteri veya mikrop gibi yaşayan bir şey olmadığını anlatır. Virüsler, genetik materyal taşıyan basit protein canlılarıdırlar. Sağlıklı bir hücreye saldırarak kendi genetik kodunu bu yeni sağlıklı hücreye enjekte eder. Virüs kodu hücrenin kendi genetiğiyle kontrol için bir savaşım içine girer ve eğer kazanırsa, sağlıklı hücrenin tüm fonksiyonlarının yeniden üretildiği bir süreci başlatır. Yani onu dönüştürür. Hastalıklı virüs bir hücreyi ele geçirdikten sonra hücre üretiminin yapıldığı fabrikayı dönüştürerek artık virüslü hücreler üreten bir yapı haline getirecektir. Bir defa virüs bulaşan hücrenin zayıf ya da şaşırmış olması önemli değildir. Hatta, zayıf bağışıklık sistemine sahip bir hücre için durum daha içler acısıdır. Çünkü bir etkiye maruz kaldığının dahi farkında olmayacaktır. Bu nedenle kendini savunmak da aklına gelmez.


img204/44/injectiongallerypm1.jpg


Ruhskhoff’a göre medyanın insanlara yaptığı da tam olarak budur. Medya virüsleri bilgi alanında (datasphere) yayılmış durumda kendisine dönüştürebileceği sağlıklı hücreler aramaktadır. Medyanın bu “protein canlıları” bir olay, keşif, düşünceler sistemi, bir şarkının nakarat kısmı, görsel bir imaj, bilimsel kuram, seks skandalı, giyinme tarzı, hatta bir pop kahramanı bile olabilir –dikkatimizi çektiği sürece. Bir defa bize iliştiğinde virüs, sahip olduğumuz bilgi kümesine özenle gizlenmiş maddeler enjekte etmektedir. Bu alan bizim ideolojik kod alanımızdır, genlerimiz değil. Kavramsal olarak anlamlandırdığımız alan. Medya virüsleri çıkarlarımızı harekete geçirebildiği sürece hızla yayılırlar ve popüler kültürdeki yerinin güçlü olup olmamasına bağlı bir hızda yeniden üretim sürecine başlarlar .


Demokrasi bir idealse, görev şu:


Sürekli bilgi bombardımanına tutulduğumuz bu çağda, bu bağlamda, bireylerin demokrasiye karşı sorumlu olduğunu düşünüyorum. Artık kişilerin yanlış bilgi almama sorumluluğu vardır. Gerçek demokrasi, kanımca ne Rushikoff’un deyimiyle “medya virüsü” tarafından hastalanan, ne de medyanın “hipodermik iğnesi”ne maruz kalan bireyler sayesinde gerçekleşebilir. Düşünmeyi kendisine amaç edinen, ve kendisini ortada dolaşan sanal bilginin akışına kaptırmayan bireyler tarafından gerçekleştirilecektir, yaşanacaktır ve korunacaktır

12 Haziran 2007 Salı

Aforizmalar [ArşivOxy]

Aforizmalar.*

86.
İlk günahtan beri İyi ve Kötü’yü ayırt etme yeteneğimiz aşağı yukarı birbirine eşittir, ama yine de bu konuda hemcinslerimizden üstünlüğümüzü burada ararız. Ama işte gerçekte bu İyi ve Kötü bilgisinin çok ötesinde gerçek farklılıklar başlar. Bunun aksi bir görünüm olması şuna dayanıyor: Kimse sadece bilmekle hoşnut olamaz, aynı zamanda bilgisine uygun davranmak ister. Ancak bunu yapabilecek güçte donatılmamıştır, dolayısıyla kendisini yok etmeye yazgılıdır, gerekli gücü ele geçirememe riski bile onu engelleyemez, ama son denemeyi yapmaktan başka bir şey de kalmamıştır ona. (Bilgi Ağacı’nın yemişlerini yeme yasağının çiğnenmesine karşı ölümle tehditte yatan saklı anlam budur; belki eceliyle ölümün, başlangıçtaki anlamı da budu.) Şimdi bu yapmaya korktuğu bir hamledir; İyi ya da Kötü hamlesinden vazgeçmeyi bile yeğler(“İlk günah terimi kaynağını bu korkudan alır); ama bir kere olmuş olan iptal edilemez, sadece belirsizleştirilebilir. İşte bu amaçla bir takım mazeretler uydurulur. Tüm dünya böylesi mazeretlerle doludur, hatta gözle görülür bütün dünya bir anlık huzur arayan insanların kendini haklı çıkarmasından başka bir şey değildir belki de. Bilgi’nin önceden verildiği gerçeğini bozma, bilgiyi ulaşılacak bir amaca dönüştürme çabası.



· İyi ve Kötü’yü ayırt etme yeteneğimiz aşağı yukarı birbirine eşittir
· Gerçekte bu İyi ve Kötü bilgisinin çok ötesinde gerçek farklılıklar başlar
· Kimse sadece bilmekle hoşnut olamaz, aynı zamanda bilgisine uygun davranmak ister. Ancak bunu yapabilecek güçte donatılmamıştır
· Bilgi’nin önceden verildiği gerçeğini bozma, bilgiyi ulaşılacak bir amaca dönüştürme çabası


Kafka beni etkilemektedir. Ama an itibariyle son cümle beni sarsmıştır.

*Kafka, F. Aforizmalar,(çev. Osman Çakmakçı) Bordo Siyah Klasik Yayınlar(İstanbul:2006)

Hayalet Sürücü [ArşivOxy]

Ghostrider- Hayalet Sürücü Hakkında


Bu devirde, bu kadar imkan ve akıllı adam ortalarda dolaşırken, böylesine kötü bir kurguyla film çekmeyi nasıl başarmışlar, anlayamıyorum. Evet, fragmanını izlerken Spiderman tadında çizgifilmsi ve çocuksu fakat güçlü bir yapımla karşılaşmayı bekliyordum. Oysa marvel bu filmde çok kötü tökezlemiş.


Hayalet Sürücü filmini izlemekle, serviste okula giderken veya otobüste işe giderken kulaklığınızla müzik dinlemek arasında pek fark yok. Tek fark; dinlediğiniz parça için 2 saatlik bir klip çekmişler, ona da süper-ötesi görsellik diyebiliriz (efektleri saçmalamak, efekt manyağı olmak). Bütün konuşmaları unutun, ve tabii boşluklarda gözünüzü kapatın dinlendirin, ya da sevgiliyle öpüşün filan (bkn.sinemaya öpüşmek için gitmek). Hayat akıyor zaman kaybetmeye değer mi? Erkek izleyiciler o sırada silikonları izleyerek vakit geçirebilirler. Çünkü esas oğlanın kız arkadaşı 2 adet silikon. Hepsi bu. Hiç öyle cool durduğuna bakmayın Johnny Blaze'in, sadece poz o. King kong ayarında, izlerken “nasıl yani bu mu?” dedirten bir film. İlk sahnelerde “acaba motosiklet reklamı için mi çekilmiş” demiştim, ama o bile değil.

Çizgifilm delisi biri olarak, the mask filminde aldığım görsel tadı almaya çalıştım. Hatta çabaladım.


Karşısındakinin günahlarından beslenebilecek kadar güçlü bu karaktere yazık etmişler.


YAZIIK!



Çekil kenara ateş kafalı manyak!


This is Sparta! [ArşivOxy]


Burası Sparta!